Şu Cuma günlerinde anlamadığım bir hadise yaşanıyor. Malum sınavlara hazırlanırken sürekli ev- okul- dershane üçgeni arasında mekik dokuyorum. Özellikle Cuma günleri Cuma namazından dolayı bir trafik oluyor. Hem de inanılmaz bir trafik. Bu trafik esnasında sürekli kafamdan bin bir türlü düşünce geçerdi. Ama bir türlü kaleme alma vaktim olmazdı. Sonunda kaleme alma fırsatı buldum şükürler olsun.
Gelelim hadiseye; konu namaz olunca Kuran- Kerim’ den alıntı yapmadan geçilmez. Cuma suresi 9. ayet derki:
Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
Bu ayetten anlaşılacağı üzere Cuma namazlarına Kuran’da ayrı bir önem veriliyor. Neden ? Çünkü, bu namaz da hutbe bölümü var ayrıca cemaatle kılınıyor. Din üzerine fazla bir bilgi birikimi yok o yüzden yüzeysel geçiyorum. Sonuç olarak Cuma namazının önemi var ama
Nisa suresinin 142. ayeti derki:
Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar.
Yani şunu dile getirmek istiyorum. Cuma namazının önemi büyüktür evet buna katılıyorum ama diğer namazlarında önemi vardır. Yani Müslümanlığın şartlarından biri olan namaz kılmaktır. İmanın beş şartı arasında duydunuz mu hiç Cuma namazı kılmak diye ayrı bir madde. Hayır yok çünkü imanın şartlarından biri namaz kılmaktır sadece Cuma namazı kılmak değildir.
Çok şahit olduğum hadiselerden birine değineceğim şimdi de. Rakı sofrası diye tabir edilen ortamdaki kişilere bakın çoğunluğu Cuma günü içki içmemeye çalışır. Sebep: ‘’ Bugün Cuma!’’ Ne alaka? Bu yaşıma kadar anlayamamışımdır. İçki içmek her zaman günahtır.
Bakara suresi 219. ayet derki:
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için (bazı zahiri) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür." Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: "İhtiyaçtan arta kalanı." Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi içki her zaman günahtır. Cuma günü içsen de başka gün içsen de. Yani içiyorsan Cuma günü de iç. O kadar komik bir manzara oluyor ki içki içenlerin Cuma diye içmemeleri. Ben bu insanlara Cuma Müslümanları diyorum. Nasıl iyi demişmiyim? Çünkü sadece Cuma günleri Müslüman olmaya çalışıyorlar.
Şimdi başta bahsettiğim namaz konusuna tekrar döneyim. Cuma namazına gidilmesi evet faydalıdır diye Kuran’da da geçiyor ama diğer namazları kılmıyorsun da niçin sadece Cuma namazını kılıyorsun? Madem kılmasını biliyorsun diğer vakitler de kıl. Her Cuma olan o koşuşturma hadisesi hakikaten komik. Bugün Cuma diye ortada bir hareketlilik. Madem Müslümanlığa önem veriyorsun ey Cuma Müslüman’ı diğer günler de bu iman damarın niye depreşmiyor? Aa pardon unuttum sen Cuma Müslüman’ ıydın dimi. Sadece Cuma günleri ibadet eden. Umarım mesaj yerine ulaşmıştır.
06.11.2009
06 Kasım 2009 Cuma
Buram buram torpil kokusu
Burası Türkiye, diye bir tabir oluştu lügatlerimizde. Halk arasında konuşulanlar zaman geçtikçe yeni lügatlerimizi oluşturmaya başladı. Gelelim burası Türkiye, tabir inine. Bu tabir daha çok Türkiye’ de dönen olaylara, yolsuzluklara, adam kayırmalara, torpillere daha sayamadığım daha nice usulsüzlere alışanların artık bir şey yapamayıp sessiz kalarak kullandıkları bir tabirdir. Tabi bu usulsüzlükler güya göstermeden yapılıyordu lakin son gerçekleşen olaylardan bir artık göstere göstere deyim yerindeyse usulsüzlüğün olacağını haber veriyor. Ne mi bu olay?
Baştan anlatmaya başlayayım. İnternet üzerinden Bir İletişimcinin Günlüğü - http://mehmetortac.blogspot.com – başlığı altında yazılarını yayınlayan Mehmet Ortaç’ dan başlayayım. Mehmet Ortaç, benimden yakından takip ettiğim medyayı iyi sentezlediğine kanaat getirdiğim ender insanlardan biridir. Her zamanki gibi sitesindeki yazılarını okurken son yazısındaki serzenişine ortak olmak istedim. O da TRT’ nin son olarak yaptığı davranış.
İlk önce olaydan bahsedelim. TRT eleman arıyoruz diye ilan verdi. Verdiği ilana göre;
10 Stajyer Spiker,
40 Stajyer Muhabir,
60 prodüksiyon hizmetleri ağırlıklı çalışmak üzere Yapım ve Yayın Görevlisi,
15 kurgu ağırlıklı çalışacak Yapım ve Yayın Görevlisi,
15 ses ağırlıklı görev yapacak Yapım ve Yayın Görevlisi,
20 ışık ağırlıklı iş yapacak Yapım ve Yayın Görevlisi
20 resim seçici ağırlıklı görevde bulunacak Yapım ve Yayın Görevlisi
İşe alınacak. Peki sizce işe almak için aranan koşullar nelerdir? Bir devlet kurumu ve devletin tek medya kuruluşu olan TRT de işe alınacak bir kişiden istenilenler ne olabilir? Bir düşünelim. Normal bir medya kuruluşunun bu kriterlerde eleman aradığını düşünelim. Ne isteyebilir? Öncelikli olarak hatırı sayılır bir üniversite mezunu olmak. En azından bir yabancı dil bilmesi. Medya üzerine staj yapması. Hadi o da olmadı medya ile alakalı bir iki belgesi olması. Hadi o da olmadı en azından medya ile alakalı iki üç şey bilsin.
Ben duyduğumda çok şaşırdım. Eminim ki sizde öyle olacaksınız. Yukarıda saydığımız işlere girmek için sadece KPSS sınavına girmeniz yeterli. Bi de zahmet üniversite bitirmek. Bu kadar. Kos koca TRT – ki artık gözüm de o kadar da kos koca değil – eleman almak için yaptığı duruma bak.
Buradan çıkan sonuç şu: İster mühendis ister gazeteci ister işletmeci – iktisatçı ne olursan ol gel. Biz nasılsa senin diplomana bakmıyoruz. Biz, amcana bakıyoruz babana bakıyoruz sen hiç umurumuzda değilsin baban önemli birimi amcan bizden mi biz buna bakıyoruz ha bide kaç soru ezberlemişsin ona bakıyoruz. Malum devlet memuru olacaksınız ezberlemek önemli.
Eskiden bu tür olaylardan çaktırmadan yapılmaya çalışılırdı. En azından çaktırmamaya önem verirlerdi bu kadar da göstere göstere olmazdı.
Bir de hatırlatmakta önem var. Artık aldığımız ürünlerdeki TRT ‘ ye verilen vergi miktarında arttırılmaya hazırlan alılıyor. Sonumuz hayır olur inşallah.
06.11.2009
Baştan anlatmaya başlayayım. İnternet üzerinden Bir İletişimcinin Günlüğü - http://mehmetortac.blogspot.com – başlığı altında yazılarını yayınlayan Mehmet Ortaç’ dan başlayayım. Mehmet Ortaç, benimden yakından takip ettiğim medyayı iyi sentezlediğine kanaat getirdiğim ender insanlardan biridir. Her zamanki gibi sitesindeki yazılarını okurken son yazısındaki serzenişine ortak olmak istedim. O da TRT’ nin son olarak yaptığı davranış.
İlk önce olaydan bahsedelim. TRT eleman arıyoruz diye ilan verdi. Verdiği ilana göre;
10 Stajyer Spiker,
40 Stajyer Muhabir,
60 prodüksiyon hizmetleri ağırlıklı çalışmak üzere Yapım ve Yayın Görevlisi,
15 kurgu ağırlıklı çalışacak Yapım ve Yayın Görevlisi,
15 ses ağırlıklı görev yapacak Yapım ve Yayın Görevlisi,
20 ışık ağırlıklı iş yapacak Yapım ve Yayın Görevlisi
20 resim seçici ağırlıklı görevde bulunacak Yapım ve Yayın Görevlisi
İşe alınacak. Peki sizce işe almak için aranan koşullar nelerdir? Bir devlet kurumu ve devletin tek medya kuruluşu olan TRT de işe alınacak bir kişiden istenilenler ne olabilir? Bir düşünelim. Normal bir medya kuruluşunun bu kriterlerde eleman aradığını düşünelim. Ne isteyebilir? Öncelikli olarak hatırı sayılır bir üniversite mezunu olmak. En azından bir yabancı dil bilmesi. Medya üzerine staj yapması. Hadi o da olmadı medya ile alakalı bir iki belgesi olması. Hadi o da olmadı en azından medya ile alakalı iki üç şey bilsin.
Ben duyduğumda çok şaşırdım. Eminim ki sizde öyle olacaksınız. Yukarıda saydığımız işlere girmek için sadece KPSS sınavına girmeniz yeterli. Bi de zahmet üniversite bitirmek. Bu kadar. Kos koca TRT – ki artık gözüm de o kadar da kos koca değil – eleman almak için yaptığı duruma bak.
Buradan çıkan sonuç şu: İster mühendis ister gazeteci ister işletmeci – iktisatçı ne olursan ol gel. Biz nasılsa senin diplomana bakmıyoruz. Biz, amcana bakıyoruz babana bakıyoruz sen hiç umurumuzda değilsin baban önemli birimi amcan bizden mi biz buna bakıyoruz ha bide kaç soru ezberlemişsin ona bakıyoruz. Malum devlet memuru olacaksınız ezberlemek önemli.
Eskiden bu tür olaylardan çaktırmadan yapılmaya çalışılırdı. En azından çaktırmamaya önem verirlerdi bu kadar da göstere göstere olmazdı.
Bir de hatırlatmakta önem var. Artık aldığımız ürünlerdeki TRT ‘ ye verilen vergi miktarında arttırılmaya hazırlan alılıyor. Sonumuz hayır olur inşallah.
06.11.2009
01 Kasım 2009 Pazar
Look at the tabela !
Malumunuz geçen günler de bir derbi maçına şahit olduk. Her zaman görmeye şahit olduğumuz şiddet olaylarının ve futbolun yanı sıra üstünde durulması gereken başka bir husus vardır. O da Fenerbahçe futbol takımının ve ardından yapılan olaylar zinciridir.
Futbol maçı, Fenerbahçe taraflarının kendi evlerinde alışık oldukları galibiyetle sonlandı lakin bu sefer Fenerbahçeler değişik bir davranışta bulundu. Son yıllarda futbol takımları çeşitli maçlardan, olaylardan sonra tshirt bastırmaları ve bu tshirtlerin üzerine çeşitli mana yüklü ifadeler basmaları deyim yerindeyse bir gelenek oldu. Fenerbahçe’ de bu geleneğe uymuş olacak ki maçtan sonra ‘’ look at the tabela! ‘’ ifadeli tshirt bastırdılar. Sizce burada bir gariplik yok mu?
Uluslar arası haber ajansı CNN’ e göre Dünya’ nın beşinci büyük derbisi olan Fenerbahçe – Galatasaray derbisini kazanan takımın yapması gereken bir davranış mıdır bu? Siz Dünya’ nın beşinci büyük derbisini kazanıyorsunuz ve İngilizce ifadenin bulunduğu bir tshirt basıyorsunuz. Bu davranış ne kadar doğrudur? Dünya’ nın gözünün özerinde olduğu bir maçta Türk futbolunu, Türk futbolcularını göstermeye çalışıyorsunuz da Türkçe’ yi niye göz önünde göstermeye çalışmıyorsunuz? Futbolcuları Türkçe’ den daha mı iyi görüyorsunuz da Look at the tabele diye tshirt bastırıyorsunuz? Türkçe’ nin suyumu çıktı. O tshirt üzerine Tabela’ ya bak deseydiniz ne olacaktı? Sanki bu tshirtler Türkçe’ nin ana dil olduğu Türkiye’ nin dışında başka ülkelerde satılıyor. Diyelim ki satılıyor aksine bu tshirtlerin Türkçe baskılı olması daha hoş ve anlamlı olurdu. Sonuçta Dünya’ nın beşinci büyük derbisi yani Dünya’ nın en önemli beşinci maçı. Prestije bak. Bir de bu zaferi güzelim Türkçemizle kullandınız mı değmeyin keyfinize. Hem futbolunuzun reklamı oluyor hem futbolcularınızın hem ülkenizin hem de anadilinizin.
Bu hususta Fenerbahçe Futbol Takımı’ nın şu durumu da dikkat çekmektedir. Fenerbahçe Futbol Takımı, Atatürk’ ün de Fenerbahçeli olduğunu iddia etmektedir. İddia doğrudur veya yalandır bu husus önemli değil buradaki önemli husus başkadır. Bilindiği üzere Atatürk’ ün anadilimiz üzerine verdiği önemi bilmeyen yoktur. Yalnız Atatürkçülüğünle gururlanan Fenerbahçeliler unutuyorlar ki Atatürkçülük lafla olmaz icraatla olur. Ne alaka diyeceksiniz. Şöyle söyle yeleyim. Son olarak Fenerbahçe Futbol Takımı’ nın İngilizce olarak bastırdığı tshirtlerden bahsettik. Şimdi de Atatürk’ ün bir sözü üzerinde duralım. Atatürk derki:
“ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.”
Yani Atatürk kısacası ne diyor: Türkçemize sahip çıkın ve onu koruyun. Fenerbahçe Futbol Takımı ne yapıyor İngilizce baskılı bir tshirt basarak biz anadilimizi koruyoruz, biz Atatürkçüyüz diyorlar. Aman ne güzel!
Ve böyle bir olayı kimse fark etmiyor. Başbakan bile. Türkçe’ nin anadil olduğu Türkiye’ nin başbakanı geçen gün Sabiha Gökçen Havalimanı’ nın yeni terminalinin açılışına katılıyor ve bu açılış sırasında Fenerbahçe Futbol Takımı’ nın satış mağazasının da açılışını yapıyor. Bu açılış esnasında kendisine ‘’look at the tabela’’ tshirtlerinden hediye ediliyor. Ve kendisi de bu olayı espriye vuruyor. Sizce bu davranış ne kadar doğrudur. Türkçe’ nin anadil olduğu Türkiye’ nin başbakanına İngilizce baskılı bir tshirt hediye ediliyor ve kendisi de sesini çıkarmıyor. Oh ne güzel! Başbakan bile artık Türkçe’ yi kale almıyor. Davos gibi Dünya’ nın ekonomik forumunda Filistin ‘ de ki Müslümanları düşünüyor da Dünya’ nın beşinci büyük derbisini kazanan takımın yaptığı bu davranışa niye sesini çıkarmıyor. Türkçemize niye sahip çıkmıyor. Davos’ ta Filistin’ de ki Müslümanları dikkat çekmek için tüm Dünya’ ya ‘’ one minute’’ dedi de bu olay karşısında niye sessiz kaldı. Ama üzgünüm biz bu olay karşısında sessiz kalmayacağız. Türkçemizi kaybetmeyeceğiz. Umarım Fenerbahçe Futbol Takımı’ da zafer sarhoşluğundan dolayı böyle bir davranış da bulundular ve en yakın zamanda bu hatalarını düzeltecekler. Tabi Türkçelerine saygı ve sevgileri yoksa o başka…..
01.11.2009
Futbol maçı, Fenerbahçe taraflarının kendi evlerinde alışık oldukları galibiyetle sonlandı lakin bu sefer Fenerbahçeler değişik bir davranışta bulundu. Son yıllarda futbol takımları çeşitli maçlardan, olaylardan sonra tshirt bastırmaları ve bu tshirtlerin üzerine çeşitli mana yüklü ifadeler basmaları deyim yerindeyse bir gelenek oldu. Fenerbahçe’ de bu geleneğe uymuş olacak ki maçtan sonra ‘’ look at the tabela! ‘’ ifadeli tshirt bastırdılar. Sizce burada bir gariplik yok mu?
Uluslar arası haber ajansı CNN’ e göre Dünya’ nın beşinci büyük derbisi olan Fenerbahçe – Galatasaray derbisini kazanan takımın yapması gereken bir davranış mıdır bu? Siz Dünya’ nın beşinci büyük derbisini kazanıyorsunuz ve İngilizce ifadenin bulunduğu bir tshirt basıyorsunuz. Bu davranış ne kadar doğrudur? Dünya’ nın gözünün özerinde olduğu bir maçta Türk futbolunu, Türk futbolcularını göstermeye çalışıyorsunuz da Türkçe’ yi niye göz önünde göstermeye çalışmıyorsunuz? Futbolcuları Türkçe’ den daha mı iyi görüyorsunuz da Look at the tabele diye tshirt bastırıyorsunuz? Türkçe’ nin suyumu çıktı. O tshirt üzerine Tabela’ ya bak deseydiniz ne olacaktı? Sanki bu tshirtler Türkçe’ nin ana dil olduğu Türkiye’ nin dışında başka ülkelerde satılıyor. Diyelim ki satılıyor aksine bu tshirtlerin Türkçe baskılı olması daha hoş ve anlamlı olurdu. Sonuçta Dünya’ nın beşinci büyük derbisi yani Dünya’ nın en önemli beşinci maçı. Prestije bak. Bir de bu zaferi güzelim Türkçemizle kullandınız mı değmeyin keyfinize. Hem futbolunuzun reklamı oluyor hem futbolcularınızın hem ülkenizin hem de anadilinizin.
Bu hususta Fenerbahçe Futbol Takımı’ nın şu durumu da dikkat çekmektedir. Fenerbahçe Futbol Takımı, Atatürk’ ün de Fenerbahçeli olduğunu iddia etmektedir. İddia doğrudur veya yalandır bu husus önemli değil buradaki önemli husus başkadır. Bilindiği üzere Atatürk’ ün anadilimiz üzerine verdiği önemi bilmeyen yoktur. Yalnız Atatürkçülüğünle gururlanan Fenerbahçeliler unutuyorlar ki Atatürkçülük lafla olmaz icraatla olur. Ne alaka diyeceksiniz. Şöyle söyle yeleyim. Son olarak Fenerbahçe Futbol Takımı’ nın İngilizce olarak bastırdığı tshirtlerden bahsettik. Şimdi de Atatürk’ ün bir sözü üzerinde duralım. Atatürk derki:
“ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.”
Yani Atatürk kısacası ne diyor: Türkçemize sahip çıkın ve onu koruyun. Fenerbahçe Futbol Takımı ne yapıyor İngilizce baskılı bir tshirt basarak biz anadilimizi koruyoruz, biz Atatürkçüyüz diyorlar. Aman ne güzel!
Ve böyle bir olayı kimse fark etmiyor. Başbakan bile. Türkçe’ nin anadil olduğu Türkiye’ nin başbakanı geçen gün Sabiha Gökçen Havalimanı’ nın yeni terminalinin açılışına katılıyor ve bu açılış sırasında Fenerbahçe Futbol Takımı’ nın satış mağazasının da açılışını yapıyor. Bu açılış esnasında kendisine ‘’look at the tabela’’ tshirtlerinden hediye ediliyor. Ve kendisi de bu olayı espriye vuruyor. Sizce bu davranış ne kadar doğrudur. Türkçe’ nin anadil olduğu Türkiye’ nin başbakanına İngilizce baskılı bir tshirt hediye ediliyor ve kendisi de sesini çıkarmıyor. Oh ne güzel! Başbakan bile artık Türkçe’ yi kale almıyor. Davos gibi Dünya’ nın ekonomik forumunda Filistin ‘ de ki Müslümanları düşünüyor da Dünya’ nın beşinci büyük derbisini kazanan takımın yaptığı bu davranışa niye sesini çıkarmıyor. Türkçemize niye sahip çıkmıyor. Davos’ ta Filistin’ de ki Müslümanları dikkat çekmek için tüm Dünya’ ya ‘’ one minute’’ dedi de bu olay karşısında niye sessiz kaldı. Ama üzgünüm biz bu olay karşısında sessiz kalmayacağız. Türkçemizi kaybetmeyeceğiz. Umarım Fenerbahçe Futbol Takımı’ da zafer sarhoşluğundan dolayı böyle bir davranış da bulundular ve en yakın zamanda bu hatalarını düzeltecekler. Tabi Türkçelerine saygı ve sevgileri yoksa o başka…..
01.11.2009
30 Ekim 2009 Cuma
Taraf Asker Düşmanı mı?
Günlerdir, aylardır belki de yıllardır daha doğrusu Taraf’ ın yayın hayatına başladığı günlerden beri herkesin aklındaki soru buydu. Taraf Asker Düşmanı mı?
Yaptığı haberlerle çıktığı günden beri TSK ‘ nın içinde dönen olayları gün ışığına çıkararak dikkat çeken Taraf, bir takım kişiler tarafından Asker Düşmanı, T.C’ yi yıpratan gazete gibi ağır eleştirilere maruz kaldı. Peki gerçekten Taraf’ ın amacı bu muydu?
Bu sorunu özellikle şu günlerde İrtica ile Eylem Planı’ nın doğruluğunun ortaya çıkmasından dolayı açığa kavuşmasına katkıda bulunmak amacıyla değinmek istedim. Misal vererek başladık devam edelim.
Taraf ilk olarak Nokta Dergisi’ nin ortaya çıkardığı Darbe Günlükleri’ nin peşine düştü ve bu olayın aydınlatılmasını istedi. Taraf’ a ilk eleştiriler bu olayla başladı. Olayın ardından belki de asrın davası olarak nitelendirilen Ergenekon davasının temelini attılar. Suçlamalar bir süre kesilse de bir süre sonra tekrar alevlendi. Daha sonra Taraf dört erin şehit olmasını konu aldı. Ama eleştirilerin dozu artarak devam etti. Genelkurmay’ dan gelen açıklama ve yapılan davranış olayın doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi ama eleştirilere engel olamadı. Son olarak İrtica ile Eylem Planı ortaya çıktı. Bu sefer ki eleştiriler hakikaten yüz kızartıcıydı. Hatta Genelkurmay Başkanı’ nın bile bulunan belge hakkında kağıt parçası demesi bu sefer Taraf’ a Asker Düşmanı damgasını dövme olarak vücuduna yemesine sebep oldu. Fakat daha önce olduğu bu olayda doğru çıktı. Sanırım son günlerdeki olayları duymayan yoktur.
Şimdi soruyorum size Taraf gerçekten de Asker Düşmanı mı? Taraf, TSK bünyesindeki oyunları ortaya çıkardığı için asker düşmanımı oldu. Orduyu mu yıprattı şimdi? Hiç sanmıyorum aksine ordu içindeki pürüzleri ortaya çıkararak orduya yardım etti. Lakin halen Asker Düşmanı damgasını vücudunda taşımaya devam ediyor.
Misallerimize devam edelim. Malum eğitim hayatıma halen devam ediyorum ve de összede olan durumumu korumaktayım. Bu hususta çeşitli eğitim kurumlarında olduğu üzere kendi okulumda da bazı dersler öğrencilerin test çözmesi için ayrılıyor ve öğrencilere istediği konuda test çözmeleri için ortam hazırlanıyor. Bu derslerinde birinde sevgili arkadaşım Fevzi, Alparslan ile birlikte artık test çözmekten bunalmış olacaklarından dolayı ya da sabahın sekizi olmasından dolayı test çözmek yerine bayi den aldıkları gazetelerini okumak istediler. Gayet güzel çantalarından Taraf’ ı çıkardılar ve beraber okumaya başladılar. Bir süre sonra dersin hocasının dışarıyı izlemek yerine öğrencileri izleyesi tuttu. Öğrencileri incelemeye başladı. Daha sonra gözüne gazete okuyanlar takıldı. Başta sesini çıkarmadı. Ardından öğrencilere hangi gazeteyi okuduklarını sordu. Bizimkiler de hayliyle Taraf’ ı okuduklarını söyleyince. Hocadan gelen tepki hakikaten şaşırtıcıydı: ‘’ Ooo! Demek siz de asker düşmansınız öyle mi? ‘’ Bırakın arkadaşların düştüğü durumu yerimde ben bile duramadım.
Nasıl? Ne alakaydı? Taraf’ ı asker düşmanı yaptınız yetmedi şimdi birde okuyanlarımı asker düşmanı yapıyorsunuz? Hadi onu da bırakın bir bireyin düşüncelerine saygımız vardır ama bazı sınırlar dışında. Yani bir devlet memurunun devlet kurumunda, bir öğretmenin sınıfta böyle sözlerde bulunması ne derece doğrudur. Hocanın bu şaşırtıcı sözünden sonra ‘’ Okumayın o gazeteyi asker düşmanı o. Başka gazete okuyun ülkeyi yıpratıyor o gazete’’ demesi ne derece doğrudur. Bana biri bunu açıklasın. Benim aklım hayalim almıyor. Bir öğretmenin sınıfta böyle propaganda yapmasını benim aklımın sınırları almıyor. Üstelik düşünce yapısı bakımından yönlendirilmeye mehilli olan lise öğrencileri karşısında bu tür sözlerin sarf edilmesini anlamıyorum. Ki bunu bir tarih hocası söylüyor ise bu durum hakikaten vahim boyuttadır. Tarih hocası da bunu çok iyi bilecektir ki tarih te bazı iddialar belgesi olmadığından gerçek bile sayılmaz. Taraf’ a atılan her iddia belli süreler zarfında asılsız olmasına Taraf’ ın asker düşmanı felan olmadığı ortaya çıkmasına rağmen bir eğitimcinin daha doğrusu eğitimci demeye dilimin bile varmamasına rağmen böyle sözler sarf etmesini görmezden gelemeyiz. Taraf asker düşmanı felan değil bunu artık nasıl anlarsanız anlayın. Ama orta da bir gerçek vardır. Dimi sayın tarih hocası….
30.10.2009
Yaptığı haberlerle çıktığı günden beri TSK ‘ nın içinde dönen olayları gün ışığına çıkararak dikkat çeken Taraf, bir takım kişiler tarafından Asker Düşmanı, T.C’ yi yıpratan gazete gibi ağır eleştirilere maruz kaldı. Peki gerçekten Taraf’ ın amacı bu muydu?
Bu sorunu özellikle şu günlerde İrtica ile Eylem Planı’ nın doğruluğunun ortaya çıkmasından dolayı açığa kavuşmasına katkıda bulunmak amacıyla değinmek istedim. Misal vererek başladık devam edelim.
Taraf ilk olarak Nokta Dergisi’ nin ortaya çıkardığı Darbe Günlükleri’ nin peşine düştü ve bu olayın aydınlatılmasını istedi. Taraf’ a ilk eleştiriler bu olayla başladı. Olayın ardından belki de asrın davası olarak nitelendirilen Ergenekon davasının temelini attılar. Suçlamalar bir süre kesilse de bir süre sonra tekrar alevlendi. Daha sonra Taraf dört erin şehit olmasını konu aldı. Ama eleştirilerin dozu artarak devam etti. Genelkurmay’ dan gelen açıklama ve yapılan davranış olayın doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi ama eleştirilere engel olamadı. Son olarak İrtica ile Eylem Planı ortaya çıktı. Bu sefer ki eleştiriler hakikaten yüz kızartıcıydı. Hatta Genelkurmay Başkanı’ nın bile bulunan belge hakkında kağıt parçası demesi bu sefer Taraf’ a Asker Düşmanı damgasını dövme olarak vücuduna yemesine sebep oldu. Fakat daha önce olduğu bu olayda doğru çıktı. Sanırım son günlerdeki olayları duymayan yoktur.
Şimdi soruyorum size Taraf gerçekten de Asker Düşmanı mı? Taraf, TSK bünyesindeki oyunları ortaya çıkardığı için asker düşmanımı oldu. Orduyu mu yıprattı şimdi? Hiç sanmıyorum aksine ordu içindeki pürüzleri ortaya çıkararak orduya yardım etti. Lakin halen Asker Düşmanı damgasını vücudunda taşımaya devam ediyor.
Misallerimize devam edelim. Malum eğitim hayatıma halen devam ediyorum ve de összede olan durumumu korumaktayım. Bu hususta çeşitli eğitim kurumlarında olduğu üzere kendi okulumda da bazı dersler öğrencilerin test çözmesi için ayrılıyor ve öğrencilere istediği konuda test çözmeleri için ortam hazırlanıyor. Bu derslerinde birinde sevgili arkadaşım Fevzi, Alparslan ile birlikte artık test çözmekten bunalmış olacaklarından dolayı ya da sabahın sekizi olmasından dolayı test çözmek yerine bayi den aldıkları gazetelerini okumak istediler. Gayet güzel çantalarından Taraf’ ı çıkardılar ve beraber okumaya başladılar. Bir süre sonra dersin hocasının dışarıyı izlemek yerine öğrencileri izleyesi tuttu. Öğrencileri incelemeye başladı. Daha sonra gözüne gazete okuyanlar takıldı. Başta sesini çıkarmadı. Ardından öğrencilere hangi gazeteyi okuduklarını sordu. Bizimkiler de hayliyle Taraf’ ı okuduklarını söyleyince. Hocadan gelen tepki hakikaten şaşırtıcıydı: ‘’ Ooo! Demek siz de asker düşmansınız öyle mi? ‘’ Bırakın arkadaşların düştüğü durumu yerimde ben bile duramadım.
Nasıl? Ne alakaydı? Taraf’ ı asker düşmanı yaptınız yetmedi şimdi birde okuyanlarımı asker düşmanı yapıyorsunuz? Hadi onu da bırakın bir bireyin düşüncelerine saygımız vardır ama bazı sınırlar dışında. Yani bir devlet memurunun devlet kurumunda, bir öğretmenin sınıfta böyle sözlerde bulunması ne derece doğrudur. Hocanın bu şaşırtıcı sözünden sonra ‘’ Okumayın o gazeteyi asker düşmanı o. Başka gazete okuyun ülkeyi yıpratıyor o gazete’’ demesi ne derece doğrudur. Bana biri bunu açıklasın. Benim aklım hayalim almıyor. Bir öğretmenin sınıfta böyle propaganda yapmasını benim aklımın sınırları almıyor. Üstelik düşünce yapısı bakımından yönlendirilmeye mehilli olan lise öğrencileri karşısında bu tür sözlerin sarf edilmesini anlamıyorum. Ki bunu bir tarih hocası söylüyor ise bu durum hakikaten vahim boyuttadır. Tarih hocası da bunu çok iyi bilecektir ki tarih te bazı iddialar belgesi olmadığından gerçek bile sayılmaz. Taraf’ a atılan her iddia belli süreler zarfında asılsız olmasına Taraf’ ın asker düşmanı felan olmadığı ortaya çıkmasına rağmen bir eğitimcinin daha doğrusu eğitimci demeye dilimin bile varmamasına rağmen böyle sözler sarf etmesini görmezden gelemeyiz. Taraf asker düşmanı felan değil bunu artık nasıl anlarsanız anlayın. Ama orta da bir gerçek vardır. Dimi sayın tarih hocası….
30.10.2009
06 Ekim 2009 Salı
Genç Düşünce üzerine
Size televizyon başında geçirdiğim nadir zamanlarda seyrettiğim bir programdan bahsetmek istiyorum. Nadir diyorum çünkü hakikaten şu sınav sistemleri yüzünden bırakın başımı kaldırmayı başımı bile kaşıyamıyorum. Yine de yetterrrrr! diye serzenişte bulunduğumda beynimi boşaltmak için başvurduğum bir programdan bahsedeceğim sizden.
Sayın Prof.Dr. Mehmet HABERAL’ ın inanılmaz bir başarısı olan bir kuruluştan başlayayım ilk olarak. Tabi ki Başkent Üniversitesi’ n den. Başkent Üniversitesi deyim yerindeyse Haberal sayesinde hayat buldu. Bu arada da Haberal tutuklanalı 176 gün olmuş.
Haberal hakkındaki övgülere başlarsam asıl konuya giremeyeceğim umarım başka bir yazıya.
Şimdi ise yine Haberal’ ın bir başarısından bahsedeceğim. Haberal’ ın medyaya verdiği öneme. Kendimi bildim bileli daha doğrusu kendimi Atatürk’ ün Hitabesin’ de bahsettiği Türk Genci olarak görmemden beri Bütün Dünya dergisi var. Oldukça da zevkle okuduğum dergiler arasındadır. Yaklaşık bir seneye yakın süredir yayın hayatında olan Ntv Tarih dergisini andıran bir tarih anlayışı da beni dergiye çeken hususlardan olmuştur. Ama şunu da belirtelim Bütün Dünya, Ntv Tarih’ ten daha önce yayın hayatına başlamıştır. Bütün Dünya, hakikaten bir başarıdır. Türkiye’ nin çeşitli yerlerinde yaşamış çeşitli yerlerini görmüş olan biri olarak Bütün Dünya’ yı çoğu kitapçılarda gördüm bu hakikaten bir başarıdır. Bir evrensel kentin yayının her yerde bulunup okunması ayakta alkışlanacak türdendir. Darısı diğerlerinin başına.
Şimdi gelelim diğer bir başarıya. Haberal, Kanal B ‘ yi kurduğunda bir çok kişi normal bir evrensel kent televizyonu gibi karşılamıştı. Lakin şu anda Kanal B, büyük medya kuruluşlarına kafa tutar olmuştur. Normal bir evrensel kent televizyonu yerel yayın yaparken Kanal B birçok kişiye yayın yapma başarısına sahip olmuştur. Bu konu da tıpkı diğerleri gibi ayakta alkışlanılacak türdendir. Yine darısı diğerlerinin başına diyorum.
Asıl konumuza dönecek olursam. Yukarda bahsettiğim programdan. Ne zaman önceydi hatırlamıyorum. Kafamı toplamak için salona gidip uyduyu açıyorum. Uydu kelimesine vurguda bulunmak isterim. Kanalları geziyorum. O kadar gereksiz şeyler mevcut ki. Tam kapacaktım. Kanal B de ki Genç Düşünce programı dikkatimi çekti. Oldukça da beğendim. Tam Atatürk’ ün Hitabesin’ de bahsettiği gençliğe yönelik bir program olduğu kanısına vardığımda ise programı sürekli takip etmeye başladım. Mümkün oldukça insanlarla yaptığım konuşmalarda bu programı över oldum. Programın misyonu ve vizyonu benim için tam idealdi ama sırf ben sen o ile iş bitmiyor ki. Bunu arkadaşlarımla yaptığım konuşmalar sayesinde fark ettim.
Genç düşünce, düşünen gençliği kendine çekiyor. Bu işi de çok iyi yapıyor fakat günümüz gençliği düşünmeye bile üşeniyor popülarite peşinde koşuyor. Bu husus ise onların suçu değil bazı büyüklerimizin suçu. İşte Genç Düşünce bunu engellemeye çalışıyor. Düşünen bir gençlik oluşturmaya çalışıyor. Bu konuda onları kutlamak lazım. Ama….. Her amadan sonrası önemlidir derler.
Arkadaşlarımla konuşurken Genç Düşünce’ yi nasıl gençler arasında izlenen bir program yapabiliriz konuşmalarımızda bazı hususlara vardık. Bunlardan bazıları ise şunlar;
Program daha çok evrensel kent düzeyindeki gençler ve daha yaşça büyükler üzerinde duruyor halbuki lisedeki gençlerimizde de cevherler mevcut. Programın teknolojik olarak biraz daha yükseltilmesi taraftarıyız. Video gibi çeşitli teknolojik gereçleri kullanarak programın çeşitli bölümlerini gençler arasında dolaşmasını sağlamak. Bunu Kanal B’ nin sitesinde rastladım ama daha da geliştirilmeli. Kaçımız Kanal B’ nin internet sayfasını takip ediyoruz ki. Bir husus daha var bu konuda oldukça tartıştık ama maalesef gerekli olduğu kanısına vardık. Programa, programın misyonu ve vizyonu bozmayacak şekilde popüler konuklar çıkarmak. Bu sayede popülariteyi takip eden gençleri de bu programı seyrettirmek. Çağa ayak uydurmak zorundayız. Nasıl Ntv Spor diye bir kanal kuruldu ve bu kanal ülkemizin bir numaralı popülaritesi olan futbolu işlemesine rağmen yine de popüler konuklar sayesinde izleyici kitlesini arttırmaya çalışıyor. Bir futbol kanalı bile popülariteyi kullanmaya çalışıyor ise gençleri kendine hedef alan bir programın popülariteyi kullanması farz olmuştur artık.
06.10.2009
Sayın Prof.Dr. Mehmet HABERAL’ ın inanılmaz bir başarısı olan bir kuruluştan başlayayım ilk olarak. Tabi ki Başkent Üniversitesi’ n den. Başkent Üniversitesi deyim yerindeyse Haberal sayesinde hayat buldu. Bu arada da Haberal tutuklanalı 176 gün olmuş.
Haberal hakkındaki övgülere başlarsam asıl konuya giremeyeceğim umarım başka bir yazıya.
Şimdi ise yine Haberal’ ın bir başarısından bahsedeceğim. Haberal’ ın medyaya verdiği öneme. Kendimi bildim bileli daha doğrusu kendimi Atatürk’ ün Hitabesin’ de bahsettiği Türk Genci olarak görmemden beri Bütün Dünya dergisi var. Oldukça da zevkle okuduğum dergiler arasındadır. Yaklaşık bir seneye yakın süredir yayın hayatında olan Ntv Tarih dergisini andıran bir tarih anlayışı da beni dergiye çeken hususlardan olmuştur. Ama şunu da belirtelim Bütün Dünya, Ntv Tarih’ ten daha önce yayın hayatına başlamıştır. Bütün Dünya, hakikaten bir başarıdır. Türkiye’ nin çeşitli yerlerinde yaşamış çeşitli yerlerini görmüş olan biri olarak Bütün Dünya’ yı çoğu kitapçılarda gördüm bu hakikaten bir başarıdır. Bir evrensel kentin yayının her yerde bulunup okunması ayakta alkışlanacak türdendir. Darısı diğerlerinin başına.
Şimdi gelelim diğer bir başarıya. Haberal, Kanal B ‘ yi kurduğunda bir çok kişi normal bir evrensel kent televizyonu gibi karşılamıştı. Lakin şu anda Kanal B, büyük medya kuruluşlarına kafa tutar olmuştur. Normal bir evrensel kent televizyonu yerel yayın yaparken Kanal B birçok kişiye yayın yapma başarısına sahip olmuştur. Bu konu da tıpkı diğerleri gibi ayakta alkışlanılacak türdendir. Yine darısı diğerlerinin başına diyorum.
Asıl konumuza dönecek olursam. Yukarda bahsettiğim programdan. Ne zaman önceydi hatırlamıyorum. Kafamı toplamak için salona gidip uyduyu açıyorum. Uydu kelimesine vurguda bulunmak isterim. Kanalları geziyorum. O kadar gereksiz şeyler mevcut ki. Tam kapacaktım. Kanal B de ki Genç Düşünce programı dikkatimi çekti. Oldukça da beğendim. Tam Atatürk’ ün Hitabesin’ de bahsettiği gençliğe yönelik bir program olduğu kanısına vardığımda ise programı sürekli takip etmeye başladım. Mümkün oldukça insanlarla yaptığım konuşmalarda bu programı över oldum. Programın misyonu ve vizyonu benim için tam idealdi ama sırf ben sen o ile iş bitmiyor ki. Bunu arkadaşlarımla yaptığım konuşmalar sayesinde fark ettim.
Genç düşünce, düşünen gençliği kendine çekiyor. Bu işi de çok iyi yapıyor fakat günümüz gençliği düşünmeye bile üşeniyor popülarite peşinde koşuyor. Bu husus ise onların suçu değil bazı büyüklerimizin suçu. İşte Genç Düşünce bunu engellemeye çalışıyor. Düşünen bir gençlik oluşturmaya çalışıyor. Bu konuda onları kutlamak lazım. Ama….. Her amadan sonrası önemlidir derler.
Arkadaşlarımla konuşurken Genç Düşünce’ yi nasıl gençler arasında izlenen bir program yapabiliriz konuşmalarımızda bazı hususlara vardık. Bunlardan bazıları ise şunlar;
Program daha çok evrensel kent düzeyindeki gençler ve daha yaşça büyükler üzerinde duruyor halbuki lisedeki gençlerimizde de cevherler mevcut. Programın teknolojik olarak biraz daha yükseltilmesi taraftarıyız. Video gibi çeşitli teknolojik gereçleri kullanarak programın çeşitli bölümlerini gençler arasında dolaşmasını sağlamak. Bunu Kanal B’ nin sitesinde rastladım ama daha da geliştirilmeli. Kaçımız Kanal B’ nin internet sayfasını takip ediyoruz ki. Bir husus daha var bu konuda oldukça tartıştık ama maalesef gerekli olduğu kanısına vardık. Programa, programın misyonu ve vizyonu bozmayacak şekilde popüler konuklar çıkarmak. Bu sayede popülariteyi takip eden gençleri de bu programı seyrettirmek. Çağa ayak uydurmak zorundayız. Nasıl Ntv Spor diye bir kanal kuruldu ve bu kanal ülkemizin bir numaralı popülaritesi olan futbolu işlemesine rağmen yine de popüler konuklar sayesinde izleyici kitlesini arttırmaya çalışıyor. Bir futbol kanalı bile popülariteyi kullanmaya çalışıyor ise gençleri kendine hedef alan bir programın popülariteyi kullanması farz olmuştur artık.
06.10.2009
Elif Şafak ve Türk Edebiyatı
Sincan İstasyonu Aylık Edebiyat Dergisi’ nden
Eylül (2009) Sayısı
Yaz aylarına girildi. Herkes deyim yerindeyse sahillere akın etti. Bu akınlar konusunda dikkatimi çeken hususta ekonomik krizin olmasına rağmen insanların ellerindeki kitaplar oldu. Belki çoğu yazarımıza veya kitapçılara sorduğumuzda satışların sıkıntısından yakınırlar lakin bazı yazarlar hariç. İnsanların ellerinde gördüğüm kitap ise genellikle Elif Şafak' ın son kitabı Aşk oldu.
Strasbourg doğumlu Elif Şafak ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü’nde, doktorasını ise siyaset bilimi alanında tamamladı. İlk öykü kitabı Kem Gözlere Anadolu’yu 1994’te yayımladı. İlk romanı Pinhan’la 1998 Mevlana Büyük Ödülü’nü aldı. Bunu Şehrin Aynaları ile Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü’nü kazandığı Mahrem izledi (2000). Ardından her ikisi de çok satan ve geniş bir okur kesimine ulaşan Bit Palas (2002) ve İngilizce kaleme aldığı Araf (2004) yayımlandı. Med-Cezir’de (2005) kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını topladı. 2006’da senenin en çok okunan kitabı olan Baba ve Piç yayımlandı. Ardından aylarca satış listelerinden inmeyen ilk otobiyografik kitabı Siyah Süt’ü (2007) yazdı.
Düzenli olarak Habertürk gazetesinde yazan, makaleleri yabancı gazete ve dergilerde çıkan ve yirmiden fazla dile çevrilen Elif Şafak’ın romanları dünyanın en önemli yayınevlerinden Farrar, Straus and Giroux, Viking ve Penguin tarafından yayımlanmakta.
Son romanı Aşk, Ocak 2010´da Amerika´da Viking tarafından The Forty Rules of Love ismiyle yayımlanacaktır.
Elif Hanım' ın kendi internet sayfasından yaptığıdım bu alıntı da tıpkı kitabını elime alıp da ilk sayfasını çevirdiğimde ki şaşkınlığımı yaşadım. Bilmiyorum siz de fark ettiniz mi ama bilmiyorum özgeçmişinin sonunda son romanının Amerika' da yayınla cağından bahsediyor. Bunda ne var, diyebilirsiniz. Fakat kitabı elinize alıp da ilk sayfasını çevirdiğinizde anlıyorsunuz ki bu kitap da Elif Hanım' ın diğer bir kaç romanı gibi başka dillerde yazılmış. İngilizce, Almanca veya herhangi bir başka yabancı dil fark etmez sonuçta gavurca diye tabir edilen bir dilde yazılmış. Başka bir deyişle Türkçe olmayan bir dilde.
Fakat kitabın üzerinde '' Türk Edebiyatı'' yazıyor. İşte bu husus benim dikkatimi çekiyor. Nasıl oluyor da kitabın asıl yazılmış olan başka bir dili var ama Türkçe' ye çevrilince Türk Edebiyatı oluyor. Bize öğretilen bir eserin bizden yanı Türklere özgü edebiyattan olması için öncellikle Türkçe yazılması gerekiyor. Ama Elif Şafak ' da öyle olmamış. Kitap yok satıyor fakat kimse de çıkıp demiyor bu kitap çeviri kardeşim niye orada Türk Edebiyatı yazıyor demiyor. Bu kadar da mı duyarsızız? Dünyaca ünlü olmaya aday bir yazarımız var ama çoğu kitabını ilk önce başka bir dilde yazıyor sonra Türkçe' ye çeviriyor ve buna da sessiz kalıyoruz. Aferin bize...
Eylül (2009) Sayısı
Yaz aylarına girildi. Herkes deyim yerindeyse sahillere akın etti. Bu akınlar konusunda dikkatimi çeken hususta ekonomik krizin olmasına rağmen insanların ellerindeki kitaplar oldu. Belki çoğu yazarımıza veya kitapçılara sorduğumuzda satışların sıkıntısından yakınırlar lakin bazı yazarlar hariç. İnsanların ellerinde gördüğüm kitap ise genellikle Elif Şafak' ın son kitabı Aşk oldu.
Strasbourg doğumlu Elif Şafak ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi, yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümü’nde, doktorasını ise siyaset bilimi alanında tamamladı. İlk öykü kitabı Kem Gözlere Anadolu’yu 1994’te yayımladı. İlk romanı Pinhan’la 1998 Mevlana Büyük Ödülü’nü aldı. Bunu Şehrin Aynaları ile Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü’nü kazandığı Mahrem izledi (2000). Ardından her ikisi de çok satan ve geniş bir okur kesimine ulaşan Bit Palas (2002) ve İngilizce kaleme aldığı Araf (2004) yayımlandı. Med-Cezir’de (2005) kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını topladı. 2006’da senenin en çok okunan kitabı olan Baba ve Piç yayımlandı. Ardından aylarca satış listelerinden inmeyen ilk otobiyografik kitabı Siyah Süt’ü (2007) yazdı.
Düzenli olarak Habertürk gazetesinde yazan, makaleleri yabancı gazete ve dergilerde çıkan ve yirmiden fazla dile çevrilen Elif Şafak’ın romanları dünyanın en önemli yayınevlerinden Farrar, Straus and Giroux, Viking ve Penguin tarafından yayımlanmakta.
Son romanı Aşk, Ocak 2010´da Amerika´da Viking tarafından The Forty Rules of Love ismiyle yayımlanacaktır.
Elif Hanım' ın kendi internet sayfasından yaptığıdım bu alıntı da tıpkı kitabını elime alıp da ilk sayfasını çevirdiğimde ki şaşkınlığımı yaşadım. Bilmiyorum siz de fark ettiniz mi ama bilmiyorum özgeçmişinin sonunda son romanının Amerika' da yayınla cağından bahsediyor. Bunda ne var, diyebilirsiniz. Fakat kitabı elinize alıp da ilk sayfasını çevirdiğinizde anlıyorsunuz ki bu kitap da Elif Hanım' ın diğer bir kaç romanı gibi başka dillerde yazılmış. İngilizce, Almanca veya herhangi bir başka yabancı dil fark etmez sonuçta gavurca diye tabir edilen bir dilde yazılmış. Başka bir deyişle Türkçe olmayan bir dilde.
Fakat kitabın üzerinde '' Türk Edebiyatı'' yazıyor. İşte bu husus benim dikkatimi çekiyor. Nasıl oluyor da kitabın asıl yazılmış olan başka bir dili var ama Türkçe' ye çevrilince Türk Edebiyatı oluyor. Bize öğretilen bir eserin bizden yanı Türklere özgü edebiyattan olması için öncellikle Türkçe yazılması gerekiyor. Ama Elif Şafak ' da öyle olmamış. Kitap yok satıyor fakat kimse de çıkıp demiyor bu kitap çeviri kardeşim niye orada Türk Edebiyatı yazıyor demiyor. Bu kadar da mı duyarsızız? Dünyaca ünlü olmaya aday bir yazarımız var ama çoğu kitabını ilk önce başka bir dilde yazıyor sonra Türkçe' ye çeviriyor ve buna da sessiz kalıyoruz. Aferin bize...
28 Eylül 2009 Pazartesi
Hangi yoldan gidiyorsunuz?
Hükümetin Kürt açılımı için çalışmaları sürerken, bir yandan da geçmişte yaşanan acı olayların izleri silinmeye çalışılıyor.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, 1980 askeri darbesi sonrası adı hep kötü muamele ve işkence iddialarıyla gündeme gelen Diyarbakır Cezaevi’nin taşınacağını açıkladı.
Eker, cezaevinin yerine de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç duyduğu bazı okulların yapılacağını söyledi.
Bakan Eker, “Diyarbakır’ın toplumsal hafızasında çok iyi hatırlanmayan, demokraside büyük yaralar bırakan cezaevini taşıyacağız” dedi.
Yaklaşık 45 dönümlük alanda yapılması planlanan Anadolu lisesi, Genel lise, ilköğretim okulu, anaokulu ve spor tesisleri için yaklaşık 24 milyon TL kaynak aktarılacağı öğrenildi.
Darbe sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yatan çok sayıda kişi, ağır işkenceye maruz kalmıştı.
Bu kişilerden birçoğu yaşamını yitirirken, onlarca mahkum da sakat kalmıştı. İsyanlara sahne olan cezaevinde, açlık grevi eylemleri de yapılmıştı.
Hükümetin yaptığı bu davranış tarih kitaplarımızın sayfalarını tekrar karıştırmamızı sağladı.
Düyun-u Umumiye (Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi) ‘ nin kapatılması. II. Abdülhamit döneminde kurulmuştur. Sözcük, “Genel Borçlar” anlamına gelir. Düyun-u Umumiye kurulduğu yıldan itibaren, Osmanlı Devleti’ nin ekonomik ve mali yaşamı üzerinde etkili bir rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti 1854 yılında dış borçlanmalara başlamış ve 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma yapılmıştır. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükümetin eline yanlızca 127 milyon lira geçmiştir.
Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bundan sonra da borçlanmayı neredeyse alışkanlık haline getiren Osmanlı Devleti, yaşadığı her ekonomik sıkıntıda dış borç almaya başladı. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874′ te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı Devleti vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri’nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.
Hiç bir borç ödemesini yapamayan Osmanlı Devleti, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879′da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881′de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı Devleti mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı Devleti’ ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti.
Bu borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye’ye verilmiştir.
Türkiye Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954′te ödedi bu dönemin sonunda; Fransa 1881′de Tunus’u işgal etti, İngiltere 1869 da Suveyş kanalının açılmasıyla daha da değerlenen Mısır’ı uzakdoğudaki sömürgelerine giden yolun güvenliği için 1882 de işgel etti, Avusturya 1908 de Bosna Hersek’i topraklarına kattı, Girit halkı 1908 de Yunanistan’a bağlandığını açıkladı, Bulgaristan 1908 de bağımsızlığını ilan etti.
Düyun-u Umumiye binası, İstanbul-Eminönü ilçesinde bulunmaktadır. Bina Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün emri ile İstanbul (Erkek) Lisesi ‘ne tahsis edilmiştir. İstanbul Lisesi (Kuruluş 1884) günümüzde bu binada eğitim vermeyi sürdürmektedir.
Hükümetimizin yaptığı bu davranış M. Kemal Atatürk’ ün yaptığı Genel Borçlar İdaresi ( Düyun- u Umumiye ) ‘ nin kapatılması olayı ile oldukça benzerdir.
M. Kemal Atatürk Genel Borçlar İdaresi’ ni halkımızın üzerindeki hazin öyküsünden dolayı kapatılmasına karar vermiştir ve bu binayı bir eğitim kurumu olarak hizmet vermesini istemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’ nin yıkılmasından sonra kalan borçlar arasındaki en büyük yük Türkiye’ ye verilmiştir ama yine de T.C tüm borcunu kendine ait olmamasına rağmen ödemiştir. İstanbul Lisesi işte bu asil davranışın bir simgesi olarak varlığını devam ettirmektedir.
Lakin hükümetimizin Diyarbakır Cezaevi’ ni eğitim kompleksi yapması hangi davranışı simgelemektedir? Diyarbakır Cezaevi’ nin 12 Eylül Dönemi’ nin en fazla işkencelerin görüldüğü cezaevi olarak anıldığını bilmeyen yoktur. Bu cezaevinin eğitim kompleksi olarak hizmet vermesini isteyen sevgili hükümet mensupları acaba neyi amaçlamaktadırlar? Madem hüzünlü bir dönemin kalıntılarını silmek istiyorsunuz buyurun darbecileri yargılayın. Hayır amacınız kürt kardeşlerimize şirin gözüküp oy toplamak ise bunu baştan belirtin. Ama eğer demokrasiye katkıda bulunmak istiyor iseniz ilk önce darbecileri yargılayın ondan sonra onun kalıntılarını silmeye çalışın. Atatürk’ ün yolundan gitmeye çalışıyor iseniz onun davranışlarını örnek alarak gidiniz.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, 1980 askeri darbesi sonrası adı hep kötü muamele ve işkence iddialarıyla gündeme gelen Diyarbakır Cezaevi’nin taşınacağını açıkladı.
Eker, cezaevinin yerine de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaç duyduğu bazı okulların yapılacağını söyledi.
Bakan Eker, “Diyarbakır’ın toplumsal hafızasında çok iyi hatırlanmayan, demokraside büyük yaralar bırakan cezaevini taşıyacağız” dedi.
Yaklaşık 45 dönümlük alanda yapılması planlanan Anadolu lisesi, Genel lise, ilköğretim okulu, anaokulu ve spor tesisleri için yaklaşık 24 milyon TL kaynak aktarılacağı öğrenildi.
Darbe sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yatan çok sayıda kişi, ağır işkenceye maruz kalmıştı.
Bu kişilerden birçoğu yaşamını yitirirken, onlarca mahkum da sakat kalmıştı. İsyanlara sahne olan cezaevinde, açlık grevi eylemleri de yapılmıştı.
Hükümetin yaptığı bu davranış tarih kitaplarımızın sayfalarını tekrar karıştırmamızı sağladı.
Düyun-u Umumiye (Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi) ‘ nin kapatılması. II. Abdülhamit döneminde kurulmuştur. Sözcük, “Genel Borçlar” anlamına gelir. Düyun-u Umumiye kurulduğu yıldan itibaren, Osmanlı Devleti’ nin ekonomik ve mali yaşamı üzerinde etkili bir rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti 1854 yılında dış borçlanmalara başlamış ve 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma yapılmıştır. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükümetin eline yanlızca 127 milyon lira geçmiştir.
Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bundan sonra da borçlanmayı neredeyse alışkanlık haline getiren Osmanlı Devleti, yaşadığı her ekonomik sıkıntıda dış borç almaya başladı. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874′ te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı Devleti vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri’nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.
Hiç bir borç ödemesini yapamayan Osmanlı Devleti, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879′da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881′de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı Devleti mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı Devleti’ ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti.
Bu borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye’ye verilmiştir.
Türkiye Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954′te ödedi bu dönemin sonunda; Fransa 1881′de Tunus’u işgal etti, İngiltere 1869 da Suveyş kanalının açılmasıyla daha da değerlenen Mısır’ı uzakdoğudaki sömürgelerine giden yolun güvenliği için 1882 de işgel etti, Avusturya 1908 de Bosna Hersek’i topraklarına kattı, Girit halkı 1908 de Yunanistan’a bağlandığını açıkladı, Bulgaristan 1908 de bağımsızlığını ilan etti.
Düyun-u Umumiye binası, İstanbul-Eminönü ilçesinde bulunmaktadır. Bina Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün emri ile İstanbul (Erkek) Lisesi ‘ne tahsis edilmiştir. İstanbul Lisesi (Kuruluş 1884) günümüzde bu binada eğitim vermeyi sürdürmektedir.
Hükümetimizin yaptığı bu davranış M. Kemal Atatürk’ ün yaptığı Genel Borçlar İdaresi ( Düyun- u Umumiye ) ‘ nin kapatılması olayı ile oldukça benzerdir.
M. Kemal Atatürk Genel Borçlar İdaresi’ ni halkımızın üzerindeki hazin öyküsünden dolayı kapatılmasına karar vermiştir ve bu binayı bir eğitim kurumu olarak hizmet vermesini istemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’ nin yıkılmasından sonra kalan borçlar arasındaki en büyük yük Türkiye’ ye verilmiştir ama yine de T.C tüm borcunu kendine ait olmamasına rağmen ödemiştir. İstanbul Lisesi işte bu asil davranışın bir simgesi olarak varlığını devam ettirmektedir.
Lakin hükümetimizin Diyarbakır Cezaevi’ ni eğitim kompleksi yapması hangi davranışı simgelemektedir? Diyarbakır Cezaevi’ nin 12 Eylül Dönemi’ nin en fazla işkencelerin görüldüğü cezaevi olarak anıldığını bilmeyen yoktur. Bu cezaevinin eğitim kompleksi olarak hizmet vermesini isteyen sevgili hükümet mensupları acaba neyi amaçlamaktadırlar? Madem hüzünlü bir dönemin kalıntılarını silmek istiyorsunuz buyurun darbecileri yargılayın. Hayır amacınız kürt kardeşlerimize şirin gözüküp oy toplamak ise bunu baştan belirtin. Ama eğer demokrasiye katkıda bulunmak istiyor iseniz ilk önce darbecileri yargılayın ondan sonra onun kalıntılarını silmeye çalışın. Atatürk’ ün yolundan gitmeye çalışıyor iseniz onun davranışlarını örnek alarak gidiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


