20 Mayıs 2009 Çarşamba
1920 başlarında olan bir diyalogu anlatmak istiyorum. Vahdettin ile görüşmeye iki hoca ve üç vekil gider.
Rauf Bey:
- Millet, haysiyet ve istiklale aykırı bir kaydı kabul etmemeye kesin kararlıdır. Milletin sizden istirhamı, haysiyet ve istiklale aykırı bir anlaşmaya imza koymanızdır.
Vahdettin:
- Rauf Bey, millet bir koyun sürüsüdür! Bu sürüye bir çoban lazım. İşte o çoban benim!
Ahmet Taner Kışlalı’ nın kitabından alınan bu diyalog bana yıllar önce Gazze’ de söylenen şu sözleri hatırlattı:’’ Çok yaşa Abdülhamit!’’
Abdülhamit dönemi hala tartışmalar yaratan bir dönemdir. Abdülhamit’ in yıkılmaya çalışan bir devleti ayakta tutmaya çalıştığı mı yoksa hâin mi olduğu hâla tartışılıyor. Ama şu bir gerçek ki Osmanlı çağa ayak uyduramadığı yüzünden yıkılmaya mahkum oluyordu.
Yıl 2009 İsrail ile Filistin arasında çatışmalar hâla sürüyor. Ve oradaki yapılan olaylara tek bir devlet sesini çıkarmaya çalışıyor: Türkiye
Türkiye’ nin izlediği bu siyaseti bazıları iç siyaset için diyor bazıları arabuluculuk. Her ikisini de savunanlar var tabi ki de.
Son Davos olayından kimse Türkiye’ nin ne yaptığını anlayamadı. İç siyasete mi yoksa arabuluculuğa mı yoracaklarını şaşırdılar.
Olayı iç siyasete bağlarsak iktidarın yanında olanlar arttı ve iktidar tahtını daha da sağlamlaştırdı. Bu bakımdan iç siyaset olması bir bakıma olumlu. Dış siyasete bağlarsak ki bu biraz korkutucu bir senaryo. İsrail’ i ve hayliyle Yahudi lobilerini karşımıza almış olacağız. Bu durumda Türkiye’ nin dış siyasetinde pekte olumlu olacağına benzemiyor.
Üzülerek söylemek gerekirse ülkemiz içindeki değişimler dış güçlerin tetiklemesi ile olmuştur. Darbeler bile dışarıdan yönetilir, içteki figüranlar oynar. Oynayan figüranlar yüzlerini mahkeme önünde görmeyiz ama ekranlardan eksik olmazlar.
Davos olayını bizim iç işlerimize yönelik bir hareket olmasını umarım dış devletler anlarda bize yeni bir müdahalede bulunmazlar. Çünkü her müdahale de bulunduklarında bizleri geriye götürmüşlerdir ve götürürken de ne kadar kardeş kanı döküldüğü ortadadır.
Gazze’ de atılan sloganlarda 2. Abdülhamit söyleniyorsa eğer, bir ülke için pek hayra alamet değildir diye düşünüyorum, umarım sonumuz Osmanlı gibi olmaz.
19 Mayıs 2009 Salı
Yeni otorite yolları
Herkesin hayatını mahveden ve kurtaran hocalar vardır. Hayat kurtaran hocaları anlatmaya kelimeler bulamayız. O yüzden onları bir ara anlatayım, o kadar kağıt bulabilirsek tabi.
Şimdi gelelim o zalim kızılcıklı sopaya. Büyüklerimin korkulu rüyaları… Hep hatırlarım büyüklerimin konuşmalarından. Hocalar hep kendi fikirlerini dayattırmak, otorite kurmak için bir yol bulmuştur. Dayak, sopa, cetvel sırasıyla gider bu döngü. Günümüze baktığımızda ise otorite kurma şekilleri giderek değişti, kaba kuvvet ortadan kalktı. Hocalarımızın kendi fikirlerini dayattırmak için yeni yollar aradılar. Buldular da…
Benim tabirimle beş ya da dört bacaklı kan emici sorular. Gençlerin hayatlarını emerek onları saatlerce esir alan sorular, hocaların yeni silahları.
Birkaç örnekle hocaların bu silahları nasıl kullanarak öğrencilerin beyinlerini nasıl yıkamaya çalıştıklarını göstereyim.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Mehmet Pişkin’ in haberinden
Rekabet Kurumu Anadolu Lisesi'nde öğretmenlerin sınavlarda dini içerikli sorular sorduğu ortaya çıktı. Okulun kimya öğretmenlerinden Kılıçarslan' ın 10'uncu sınıflara yaptığı sınavda sorduğu soru tartışma yarattı:
X şahsı hayatı boyunca 3.10 üzeri 22 tane iyilik ve 4.10 üzeri -2 mol kötülük yapıyor. Hesap günü mizanda iyilik ve kötülükleri tartılıyor. İyilikleri ağır gelirse cennete, kötülükleri ağır gelirse cehenneme, tam nötrleşme olursa Araf'a (hayvanların ve delilerin barınacağı yere) gidecek. Bu şahsın hesabı görülünce durumu ne olacak. İşlem yaparak sonucu bulunuz (N: 6.10 üzeri 23).
Eğitim-Sen Diyarbakır Şube Sekreteri Yıldırım Arslan, uygulamalara tepki gösterdi. Uygulamaların iktidar gücüne dayandığını vurgulayan Arslan, ‘’Fazla söze gerek yok. Niyet ortada. Benzerlerini AKP iktidarı döneminde birçok kez yaşadık. Milli Eğitim Bakanı gibi kişiliklerin eğitim ve öğretim sistemlerinin başındayken eğitimin çağdaş bir norma kavuşması gibi bir durum söz konusu değil’’ dedi.
Şimdi ise Adana’ dan bir örnek
5. sınıf öğrencilerinin katıldığı sınavda Sosyal Bilgiler bölümünde yer alan 21. soru ile evrenin var oluşu konusunda öğrenciler sınanıyor.
Soruda, kesin iki yargıda bulunuluyor. Ardından da 4 seçenekten hangisinin bu yargılar çerçevesinde doğru olduğu soruluyor.
DPYB sınavında sorulan soru;
Soru: "Evrendeki düzen hiçbir şeyin rastlantı sonucu ortaya çıkmadığını göstermektedir. Evrendeki varlıkların kendi kendilerini var etme güçleri yoktur."
Bu bilgilerin ikisini de iyi değerlendiren kimse aşağıdakilerden hangisine ulaşır?
A) Varlıklardaki düzen onların kendilerini var ettiklerini gösterir.
B) Evrenin varlığının bir başlangıcı yoktur.
C) Evrendeki varlıklar rastlantı sonucu ortaya çıkmıştır.
D) Evren bir yaratıcı tarafından planlı bir biçimde yaratılmıştır.
Eğitim-Sen Adana Şube Başkanı Güven Boğa, soruyla öğrencilere siyasi amaçlarla bilim ve laiklikten uzak görüşler dayatıldığı görüşünde:
Biz çocuklarımızın bilimsellikten uzak çağı kucaklamayan soru tipleriyle geleceğe hazırlanabileceğini düşünmüyoruz. Bu sınava girenler yoksul çocuklar. Yoksul çocuklarımız üzerinden siyaset yapanlar ellerini çeksinler."
Evrim teorisi son olarak TÜBİTAK tarafından hazırlanan Bilim ve Teknik dergisiyle gündeme gelmişti. Derginin mart sayısı, 15 sayfalık "Darwin ve Evrim Teorisi" konulu içerik nedeniyle son anda değiştirilmişti. Derginin Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevden alınmıştı.
Bu arada kaç senedir Milli Eğitim Bakanı olan Hüseyin Çelik yerine, Nimet Çubukçu getirildi. Bakalım değişiklik olacak mı?
04,05,2009
şıklar arasına şıkışan hayatlar
Zaman akıyor, kum saatinin kumları gibi…
Hayat devam ediyor kısacası. Yeni işler, aşklar, olaylar….
Her zaman olan olaylar, sabah sekiz akşam beş…
Yalnız bir de onlar var. Sabahın kim bilir kaçında kalkan o uykusuz gözler…Sabahın o ayazında sırtında kim bilir kaç kilo ağırlığındaki çantalarıyla yürümeye çalışan o yorgun gözler…
Onlar içinde zaman akıyor ama ne için? Hayatlarındaki sadece o üç saat on beş dakika için. Fakat bir hayat, bir gelecek nasıl olurda bu kısacık dakikalara sığdırılır!
1998 de seyrettiğim sistemi eleştiren bir film Dövüş Klubü(Fight Club)..
Film çok eski olmasına rağmen sistemi o kadar güzel eleştiriyor ki filmi anlamak için aradan uzun zamanlar geçmesi gerekiyor.
Bir de Sınav var. Ülkemizde sinema da ilklerin yaşandığı bir film. Ülkemizde olan sınav sistemini eleştirmesi yaşattığı ilklerden biri. Filmi seyredip de beğenmeyen çok az kişi vardır. Fakat filmin içindeki konuyu anlayan kişilerin sayısını merak ediyorum.
Peki o konuyu anlayanlar neredeler. Sınavın öğrenciye yaşattıklarını seyredip, Yiğit Güralp’ ın yazdığı senaryoyu alkışlayanlar neredeler.
Sanırım filmleri sadece seyretmek için seyrediyoruz.
Ana baba eğitilmiş olsalar, Eğitilmiş çocuk doğurmak mümkün olurdu.
Goethe
Suçu eğitim sisteminde mi aramalı yoksa onlarla mücadele etmeyenlerde mi veya edemeyenlerde mi. Öğrencinin sistemle mücadele etmesini ne kadar bekleyebiliriz ama mücadele edebilen varsa helal olsun. Ne kadar doğru söylemiş ulu önderimiz:
Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı yüce bir sosyal toplum haline yaşatır
Veya bir milleti esaret ve sefalete ter eder.
M. K. Atatürk
AB’ ye girmeye çalıştığımız şu günler de eğitim sistemimizin gülünç vaziyette olması ne utanç verici. Hayatlarında ilk atımlarını atmaya başladığı günlerde gençlerimimizin önüne deneyimler sunacağımıza şıklar sunuyoruz hayatı öğrensinler diye. Ne kadar yanlış, ne kadar da utanç verici.
Hayat bir soru kitapçığından çok daha fazlasıdır.
Bence her soru kitapçığının başına yazılması gereken bir cümle. Zaman yakınken gençlerimizin hayatlarını mahvetmekten vazgeçelim. Hatanın neresinden dönersek kardır.
Ocak,2009
Bye Bye Türkçe
Örnekler veriyor Sinanoğlu, milletlerin yabancı dille eğitim yaparak kimliklerini, bağımsızlıklarını nasıl kaybettiklerini, ama buna karşılık sömürgecilerin nasıl kazandığını anlatıyor ve bunları anlatan deha, yıllarını Amerika’ nın en büyük üniversitelerin de hocalık yaparak, dünyada konferanslar vererek geçirmiş bir kişi. Türkçe’ ye Bye – Bye diyordu. En azından derdini böyle anlatmaya çalışıyordu. Artık Türkçe’ nin yok olduğunu böyle haykırıyordu.
Ülkemizde Tanzimat ile başlayan batı özentiliği ipin ucunu kaçırarak kendimizi kaybetmeye vardığını Sinanoğlu şöyle dile getiriyor: ‘’Dünyada neler olduğunu anlarsan Türkiye’ de neler olduğunu veya neler olacağını daha iyi anlarız. En tehlikeli sömürgecilik köleleşme zihinlerin ve gönüllerin sömürgeleşmesi köleleşmesidir. Birinci vazifemiz gönlümüzü ve zihnimizi kölelikten kurtarmaktır. Bunun için kendi dilimiz, Türkçe ile eğitim şarttır.Türkiye’ nin savunması Türkçe’ nin savunması ile başlar. Bir millet tarihten nasıl silinir? Türkiye’ nin bugün ne sanayisi, tarımı, teknolojisi kalmıştır ne de araştırma bilimi kalmıştır. Son çıkarılan kanunlarla topraklar yabancılara çok ucuza satılmaktadır. İşte 50 yıldır olan eğitim sistemi ile adı vatan olan şehit kanıyla sulanmış toprakları kolayca yabancılara satacaklar yetişmiştir. Topraklar da gittikten sonra sıra sepet havasına gelir. Havai, Haiti, Filistin’ e bakın neler olmuştur.’’
Şehitlerimiz canlarıyla, kanlarıyla aldıkları bu toprakları, nâmahrem bir şahsa verecek halimiz yoktur. Ebediyette de olmayacaktır. Lakin bazı şahıslar kendi tekelliyetçi menfaatleri için bu vatanı satmaya çalışacaktır. Bu olay öyle eskisi gibi topla, tüfekle olmuyordur, olmayacaktır da. Sömürgeci güçlerin yaptıkları bir şey vardır oda gençleri kendine çekerek, kendine bağlamaktır.
Gençliğin popüler olarak kullandığı sohbet (Chat) programını inceleyelim. Bakalım karşımıza ne çıkacak? Gençlerin en çok kullandığı sohbet (Chat) programı MSN olarak belirlendi. MSN diye kısaltılan programın İngilizce açılımı ise Messenger dır. Lügatlerimiz da geçen anlamı ise haber götüren kimse, ulak ya da kurye dır. Asıl anlamı ise siz de ne olup ne bittiğini gençleriniz sayesinde biz çoktan biliyoruz, uyumaya devam edin siz, iyi uykular demek. Maksadımız interneti kötülemek değil aksine bu gibi faydalı kitle iletişim araçlarını kendi menfaatlerimizin ışığında kullanmak.
Biz çoktan teslim bayrağını çekmişiz de haberimiz yok. Misallere devam edelim. Bakınız daha anasınıfına giden o tazecik, gencecik beyinlere bile reformlaşma adı altında İngilizce öğretiyoruz. Bu reformlaşma değil aksine köleleşmektir. Bir çocuk ana dilini öğrenmeye başlarken bir de yabancı dil öğreniyor ise kelepçelerimizi kendimiz taktık demektir.
Süregelmiş hataları düzeltmek çok zordur. Özellikle de çağımızda… Sohbet (Chat) programları sayesinde bırakın Türkçe’ yi yeni diller, yeni lehçeler ortaya çıkıyor. Peki bunun hangimiz farkındayız? Bir elin parmaklarını geçmez sayımız. Evrensel kentte okuyan talebelerimizin ve evrensel kente girmek isteyen talebelerimizin sıkça farkında olmadan yarattıkları bu hataların geri dönülemez boyutlara ulaşmadan artık dur demenin zamanı.
Hatta bu konuda ‘’Türkçe Off’’ olarak derdini anlatmaya çalışan Feyza Hepçilingirler de şöyle der: Başta internet olmak üzere, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması küreselleşme sürecinin baş döndürücü bir hızla ilerlemesi; tüm toplumları etkilemekte ve kültürel kimliğin, öz benliğin en önemli öğesi olan dil bu oluşum karşısında çaresiz örselenmektedir.’’
Artık üstatlarımızın bile derdini gavurca anlatıyorsa demek ki durum oldukça vahim. Sonuç olarak ise artık Türkçemizin kaybolmasına dur diyelim ve Türkçemizi yaşatmak için harekete geçelim.
