gencmanifesto kurulduğundan bu güne 33 ülke tarafından okuyucu bulmuştur. Aşağıda göreceğiniz sayacturka tarafından bu tesbitler yapılmıştır. Bu blogun hiçbir siyasi güç ile uzaktan yakından alakası yoktur. Tek amacı Türk Gencini daha iyi bir noktaya taşımaktır.

genmanifesto
genckalem92@gmail.com

desteklerinizi bekliyoruz

12 Mayıs 2010 Çarşamba

ygs de yaşanan skandalın perde arkası

Bir çok yer Y.İlker Şahin’in ygs sonuçları geziyor. Adayın açıklanan netleriyle açıklanan puanı arasındaki uyuşmazlık herkesin dikkati ni çekiyor. Halbuki çoğu kişi ösym’nin görme engelliler için yürüttüğü uygulamayı bilmiyor ve hemen komplo teorileri çıkarıyor. Yok Mehmet Ali Şahin’in oğlu yok Uşak Emniyet Müdürü’nün oğlu yok şu yok bu ösym de torpil dönüyor vs vs.

Öncelikle bu kişinin bilinçli olarak sınav sonucuna bakıldığına ve basına sızdırıldığına inanıyorum. Çünkü ülkemiz de bir çok görme engelli vatandaşımız var ve hepsine aynı uygulama yapılıyor ama neden sadece bu şahsın sonucu üzerinde duruluyor. Bu bir karalama kampanyasıdır.

Evet Ösym geçen sene bir skandala imza attı ama sadece bir davranıştan genellemeye varamayız. Bu adayımızın çeşitli yerlerden TC kimlik numarasına ulaşabilirsiniz – birileri kişi hak ve özgürlüklerine bakmaksızın sanal ortamlara verdiğinden- ve sgk da kontrol ettirebilirsiniz. Adayımız görme engelli ve görme engellilerin Türkçe netleri dışındaki netleri açıklanmıyor sadece puanları açıklanıyor. Zaten şekilli sorulardan muaflar ayrıca sınava çeşitli gözetmenler aracılığıyla giriyorlar. Hadi birilerinin dediği gibi torpil oldu. O zaman tüm görme engelli vatandaşlarımıza torpil yapıldı. Neden olaya böyle bakmıyorsunuz da araştırmadan etmeden bu şahsı suçluyorsunuz.

Ayrıca yapılan açıklama da şöyle;

ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, söz konusu puan kartının, görme özürlü bir adaya ait olduğunu ve onlara özel bir değerlendirmenin yapıldığını belirterek şöyle konuştu:
"Adayın sadece Türkçe’de değil tüm testlerde doğru ve yanlışları var. Görme özürlü adaylar, şekilli soruları cevaplamadıkları için, kafa karışıklığına neden olmasın diye Türkçe dışındaki doğru ve yanlış sayılarını vermiyoruz. Verildiğinde bu kez de kıyaslamalar yapılarak, onun üzerinden yanlış yorumlar yapılabiliniyor.
Bundan sonraki sınavlarda, puan kartlarının altına not düşmemiz en doğrusu olacaktır.
Ortada bir yanlışlık ya da kasıt bulunmuyor. Sadece eksik bilgilendirme var. Bunu da telafi edeceğiz.''

Birisine iftira atarken onu suçlarken iyicene araştıralım. Benim de dershanemde görme engelli arkadaşım var. Ona bile dershanem de sınavlarda ayrı gözetmenler aracılığıyla sınav yapılıyor ayrıca puan hesaplanması da ayrı çünkü muaf olduğu sorular var. Napalım görme engelli diye bir de biz mi engelleyelim onu. Görme engelli olması onun suçu değil. Biz de bu durumu onun lehine çeviriyoruz. Onun da yaşamaya hakkı var.

http://www.trbhaber.com/haber-ygs-de-skandala-mi-imza-atildi-t2204.html bu adres de adayın hem sınav sonucu hem de sgk kaydı var. Girin inceleyin.

12,05,2010

7 Mayıs 2010 Cuma

neden geyik muhabbeti

Aslında bir çoğumuz bu soruyu sorarız ve cevap veremeyiz. Neden geyik muhabbeti denir, neden geyik vs vs sorular böyle çoğalır. Geçen gün benim de aklıma takıldı. Biraz araştırmayla başladım bazı bilgiler elde ettim. Şöyle başlayalım.

Neden geyik muhabbeti yaparız?

Bu biraz eskilere dayanıyor. 1900 lü yıllarda dünya da hızlı bir sanayileşme görülür. Bununla beraber ülkeler arasında ekonomik rekabet ve bunun doğurduğu sonuçlar görülür. Ham madde yarışı, teknoloji yarışı ve bunların tetiklediği sömürgecilik. Hayliyle ülkeler arasında böyle bir yarış var iken rekabetten doğan savaş da kaçınılmaz olur. 1914 de patlak veren 1.Dünya Savaşı’nın temel sebebi ekonomik yarış. Bu savaş ülkeler bir yana insanlara oldukça zarar vermiştir hem maddi hem manevi. Manevi boyutu daha fazla olacaktır ki bir çok insanın psikolojik sorunlar yaşadığını görürüz.

Tam bu sırada edebiyatta Dadaizm akımı açığa çıkar. Hiçbir kural tanımayan, akıl dışılığa ve anlaşılmazlığa sapan bir sanat akımıdır. 1.Dünya Savaşı sonrasında Tristan Tzara öncülüğünde ortaya çıkmıştır. Dadaistler, her türlü sanat ve edebiyat kuralına karşı çıktıkları için sanat anarşisti sayılmışlar.

Dünya yerinde durduğu gibi durmadığından 2. Dünya Savaşı’nda patlak vermesi kaçınılmazdı. Dünya yine bir savaş buhranı için girmiştir. Daha 1.Dünya Savaşı’nın yaralarını saramayan insanlar bir savaşla daha yıkılmışlardır ve bu seferki yıkımlar daha ağır olmuştur. Gerek maddi yönden gerek ise manevi yönden.

Bu sefer de 2.Dünya savaşı’nın yarattığı yıkım sonucu doğan sanat ve felsefe akımı egzistansiyalizm( varoluşçuluk) ortaya çıkmıştır. Varoluşçulara göre insanın kendisini yaratması ve aşması gerekir. Bunun için de insan, asıl varoluş gerçeklerine dönmelidir. İnsan, kendini aramalı, varoluş gerçeğini bulmalı, kendi özünü elde etmelidir.

Ve bunlar yetmiyormuş gibi bir de patlak veren Soğuk Savaş dönemi. İnsanlar artık iyicene bunalmış, harap olmuştu. Özellikle de psikolojik olarak oldukça zarar görmüşlerdi.

Dünya’yı etkileyen bu genel savaşların yanında bir de ulusal kurtuluş savaşları. Ülkemizdeki gibi Kurtuluş Savaşı’mız gibi bir çok ülkenin bağımsızlık savaşları. Kıbrıs Savaşı, Kore Savaşı…. Savaş, savaş artık insanlar bu kelimeden iğrenir oldular.

Bu kadar savaş buhranları içinde yok olan psikolojiler boş şeylere yönelmeye başladılar. Hayatları amaçsız şekilde yönlendirmeye başladılar. İşte geyik muhabbeti dediğimiz o boş uğraş bu yollar da ortaya çıkmıştır. İnsanların savaşlar ve hayat zorlukları arasında sıkışmış hayatlarından. Bozulan psikolojilerden doğmuştur.

Şimdi bile çıkın sokağa gençler zor olanla uğraşmak istemiyorlar bile. Hayatlarını boş geçiriyorlar bir amaç çerçevesinde değil anı değerlendirmek için yaşıyorlar.

Peki neden geyik?

Aslında geyik hayvanına acıyorum bu yakıştırmaya maruz kaldığından. Hiçbir hayvan bu tür saçma işler için kullanılmamalıdır lakin bu vakitten sonra elden ne gelir. Her hayvan, her canlı bu dünyaya bir amaç için getirilir bu tür saçma bir şey için hiçbir canlının alet olmasını istemem. Geyik olayına gelir isek. Sanırım bu olayın sorumlusu Baron Münchausen.

St.Petersburg balmumu heykel sergisinin sergi organizatörü Jale Kuşhan, halkın dilinde dolaşan "geyik muhabbeti" sözünün de Münchausen'den geldiğini söyledi. Münchausen'in, hikayelerinden neden "palavracı" olarak anıldığının anlaşıldığını belirten Kuşhan, "Baron Münchausen, Alman asıllı bir hikaye yazarı. Baron, o yıllarda halk arasında 'palavracı' olarak biliniyor. Türkçe'ye çevrilen hikayelerinden okuduk ve gerçekten Baron'un yazdığı hikayelerin palavra olduğunu anladık. Mesela bir hikayesinde, 'Bir gün ormanda avlanmaya gittim ve karşıma bir geyik çıktı. Cephanem bittiğinden dolayı geyiği avlayamadım. Geyik de bana alay edermiş gibi baktı ve bende kiraz yiyordum. Kirazın çekirdeklerini tüfeğe koydum ve alnının ortasından vurdum. Geyik ilk başta biraz tökezledi ama kaçmayı başardı. Bir yıl sonra ormanda avlanırken bir geyik gördüm. Baktım geyiği tanıdım. Çünkü alnının ortasında kocaman bir kiraz ağacı vardı. Geyiği avladım ve kirazlarından yedim. Hayatımda yediğim en tatlı kirazlardı onlar' diye anlatıyor. Baron'un diğer hikayeleri de bunun gibi asılsız. Halk arasında 'geyik muhabbeti' sözünün Baron'un bu hikayelerinden geldiği söyleniyor" dedi.

Açıkçası bu bilgiler internetten. Ansiklopedilerde neden geyik muhabbetine neden geyik muhabbeti denir türünden bir bilgi yok. Varsa da ben görmedim. İnternette bulduğum bir diğer bilgi ise;

geyik muhabbetinin asil kökeni geyiklerin baş başa verip çene takırdatmasından ileri gelir. olay şöyle; ren geyikleri kisin ahırlarında üşüdükleri zamanlarda birbirlerine iyice sokulurlar, ancak boynuzlar birbirlerine çok iyi temas etmelerini engellediği için yine de çok yanaşamazlar birbirlerine ve üşürler. haliyle çeneleri titrer ve sanki kafa kafaya vermişler de konuşuyorlarmış izlenimi yaratır görüntü. iste geyik muhabbetinin asil kökeni budur

bir diğer bilgi ise

geyiklerin çok soğuk havalarda daha öncede yazılmış olduğu gibi donup ölmemek için bir araya toplanıp genelde çembere benzer bir şekil alıp nefes alıp vererek ortamı ısıtmaya çalışmaları insanların da bir araya toplanıp onlar gibi ağızlarını oynatmalarına benzetilmiş.

Türlü türlü bilgiler dolaşan internette konu ile ilgili mantığa yatkın olarak bu bilgileri buldum.
Hatta Sponge Bob’ un yaratıcısının bir röportajı vardı o nu da bulsam paylaşmak isterdim ama bulamadım. Aklımda kaldığı kadarıyla. Çizer eğlenmek için bir şeyler karalıyor ve bu kadar aptalca şeyi insanların sevebileceğine ihtimal vermiyordu ama tuttu. O kadar aptal şeyler izlenme rekorları kırıyor. Sponge Bob’ un da geyik muhabbetinden aşağı kalır yanı yok.

İnsanlarımız geyik muhabbetini bir ihtiyaç haline getirdiler. Yapamadan edemiyorlar. Yorucu hayat tempolarında nefes almak olarak algılıyorlar geyik muhabbetini. Halbuki bu olay belirli bir süre ile kısıtlı kalsa içim yanmayacak. Her dakika geyik yapan insanlarımız hayatlarını amaçsız yere harcıyorlar farkında değiller. Ve bu yüzden hep birileri tarafından kontrol ediliyorlar. Çünkü amaçsız yaşıyorlar.

07.05.2010

1 Mayıs 2010 Cumartesi

doğa için çal

Elimizdekilerin değerini hep kaybedince anlarız. Tıpkı ömür gibi. Ömrümüzün kıymetini ölünce anlarız. Keşke deriz. Keşke bu da olmasaydı ama artık çok geçtir.

Bize uzatılan elleri ya kırarız ya da harap ederiz. Hiçbir zaman kıymetini bilmeyiz. Tıpkı doğaya yaptığımız gibi. Doğanın bize verdiği nimetlerden hep fazlasını istedik ya da bencilce zevklerimiz yüzünden onu harap ettik. Şükretmesini bilemedik. Ağaçları kestik; üç beş tane ev yapabilmek için. Dağları oyduk; yollar yapabilmek için. Yollar yaptık ki üzerinden arabalar geçsin diye. Arabalar yaptık ki benzinle çalışsın ki doğal kaynaklarımızı sonuna kadar kullanalım diye ayrıca karbondioksit gazıyla dünyayı kaplayalım diye.

Doğanın bize verdiği cömertçe nimetlerin farkında değiliz. Avatar filmini hatırlarsınız. Orada tüm dünyaya doğayı nasıl yok ettiğimizi değişik bir dille anlatmaya çalışılıyor.

Ülkemiz de ise ağaçlar.net doğa için çal uygulamasını başlattı. Çeşitli insanlar doğa için kendilerinden bir şey veriyorlar. İlk olarak divane aşık gibi şarkısıyla şimdi ise uzun ince bir yoldayım şarkısıyla seslerini duyurmaya çalışan insanlar doğa için kendilerinden bir şeyi ortaya koyuyorlar.

Piiz, Murat Evgin, Gitarcı, Mahşeri Cümbüş gibi bilindik kişi ve grupların yanında halkımızdan kişilerde destekleriyle doğa için çalıyorlar.

Hep biz doğadan çaldık bu seferde doğa için bir şeyler çalıyorlar. İlk duyduğumda hoşuma giden bu kampanyaya herkesin desteklerini beklerim. Ağaçlar.net aracılığıyla çok rahat bir şekilde kampanya hakkında bilgi edinebilirsiniz. Facebook adlı paylaşım ortamından ya da ağaçlar.net den her iki şarkı için yapılan klipleri seyrede bilirsiniz.


01.05.2010

25 Nisan 2010 Pazar

neden artı sonsuz dershaneleri?

Beni okuyanlar bilir ki dershaneleri öven bir yazı yazacağımı çoğu kişi beklemezdi. Baktım ki bu sistemlere herkes sözde karşı ben de öğrencileri yormadan sıkmadan eğitim alabilecekleri şartları araştırmaya başladım. Sınav sistemlerinde dershanelere gitmeden başarılı olmanız oldukça güçtür. Bende size bir dershane önermek ile işe başladım.

Artı sonsuz dershaneleri. Neden artı sonsuz dershaneleri diyerek işe başlayalım.

Aslında sırf artı sonsuz değil neden x, neden y dershaneleri diyerek bu örnekleri çoğaltabiliriz? Şu zaman dilimine kadar bir çok dershane değiştirdim. O sürekli duyduğumuz büyük dershanelere de gittim adını duyduğumuzda güldüğümüz artı sonsuza da.

Aslında adını duyduğumda ben de çok güldüm ama isme bakarak kaçanlardan olmadım. İsmini duyunca ‘’bunun eksi sonsuzu ‘’ nerede diyenlerden tutunda ‘’butik dershane mi? Outleti de var mı?’’ diyenlerle karşılaştım.

Peki sorumuza dönelim. Neden artı sonsuz dershaneleri?

İsminin komikliği bir yana hakikaten eğitim bakımından özellikle de sbsde oldukça başarılı bir dershane. Diğer dershanelerde o kadar çok öğrenci vardır ki kendinizi kaybedersiniz. Buradan önceki dershanem o herkesin tercih ettiği dershanelerden biriydi. Oralarda en iyi sınıflarda değil iseniz sizinle ilgilenmiyorlar bile. Özellikle de en kötü sınıftaysanız size ikinci sınıf vatandaşmış gibi davrananlar bile var. Artı sonsuz da ise en kötü sınıf da olsanız bile ilgi görüyorsunuz. Çünkü zaten butik dershane olduğundan herkesle iletişim daha rahat.

Gelelim maddiyat boyutuna. Butik dershane olduğundan fiyatının fazla olduğunu düşünenler de var. Halbuki artı sonsuz o kalabalık dershanelerden daha uygun.

Bir olaya şahit oldum. Geçen sene o kalabalık dershanede ders yazdırmak için gittim ve bana 3 hafta sonraya sıra verdiler. Artı sonsuz da ise her hafta özel ders hakkınız var. Siz istemeden onlar size veriyor.

Gelelim akıllı tahta olayına. Beni en başta etkileyen olaya. Normal dershanelerde hoca kitabı açtırır ve kitaptan okutur ya da bir şeyler yazar sizde onu yazarsınız. Burada ise kitaplar tahta da yüklüdür, testler de aynı şekilde hoca soruyu tahtaya yazmakla vakit kaybetmiyor böylece dersler de daha fazla soru çözebiliyorsunuz.


O büyük dershanelerde öğrenciler hem stres yapıyor hem de kendileri bir çok insanın içinde sanki küçük bir parçaymış gibi görüyor. Bu sistemde butik dershaneler tercihimdir. Lakin çoğu butik dershanenin ücretleriyle çocuğunuzu özel bir üniversite de okuta bilir ya da ona bir araba alabilirsiniz. Artı sonsuz böyle değil işte. Fiyatı oldukça düşük ama eğitim kalitesi oldukça yüksek. Hocalarının çoğu yüksek lisans yapmış ya da yüksek lisans öğrencisi.

Öğrencileri anlamakta oldukça önemli. O büyük dershanelerde iki üç tane rehberlik öğretmeni var ve yüzlerce öğrenciden o sorumlu. Artı sonsuz da ise hem rehberlik hocası var hem her sınıfın ayrı rehberlik hocası var. Yani öğrencinin iki tane rehberlik hocası var. Bu hocalara da en fazla on öğrenci veriyorlar. Diğer dershanelerde ise yirmiden başlar ne kadar olursa artık. Çünkü onlarda bir sınıf yirmi kişi artı sonsuz da ise on.

Bu yazıyı reklam olarak anlayan olabilir. Çünkü öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki yanlış anlamada üstümüze yok. Televizyonlarda her gün görüyorum. Bir çok kişi sınav sistemleri hakkında yorum yapıp duruyor ama ben size sınava hazırlanan biri olarak sesleniyorum. Onların tuzu kuru maaşını alıyorlar işleri hazır. Bir hata yapsalar onlar için önemli değil ama bir öğrencinin hata yapması işte burası kötü sonuçlara yol açabilir. İşte bu yüzden sürekli sınav sistemlerinin kaldırılmasını istiyorum, dile getiriyorum. Ama nafile dinleyen kaç kişi.

Velhasıl öğrencileri fazla strese sokmayın. Onların rahat olabilecekleri dershanelere okullara yönlendirin. Büyük şehirlerde yaşıyor iseniz yol çok önemli. Öğrencilerin zamanları çok önemli evinize yakın ya da ulaşımı rahat dershaneler seçin.

Ve hiçbir zaman unutmayın. Hayat bir soru kitapçığından çok daha fazlasıdır.

25,04,2010

14 Nisan 2010 Çarşamba

Sanal Kitaplar geldi!

Son birkaç haftadır belirli kuruluşların Türkiye’ ye getirdiği bir yenilik yeni bir tartışmaya yol açtı. Aslında daha önceden böyle bir olay vardı ama cebimizde taşıyabileceğimiz küçük aletlere uyum sağlaması yönünden ve arşiv bakımından yoksundu. Neyden mi bahsediyorum e-book yani sanal kitap.

Kitabın sanalı mı olurmuş canım, demeyin. Oluyor. Bu uygulama ülkemizde yıllardır vardı ama dediğim gibi gerekli materyal yoktu o da geldi. Yurt dışında rağbet gören bu uygulama çeşitli kuruluşlar tarafından ülkemize de getirildi.

Sanal kitapların, hem maliyeti daha düşük hem pazarı daha geniş hem de daha karlı. Lakin bu uygulamayla kitaptan soğur muyuz, orası muamma. Ben bir yazıyı yazarken kağıda yazmadan edemem, aynı şekilde bir yazıyı da kağıttan okumayı bilgisayardan okumaya tercih ederim.

Kitabın da matbu okunması ayrı bir zevk. Kâğıttan aldığınız haz, koku bunları sanal kitaplar veremeyecek. Buz gibi bir makineden kitap okuyacağız. Her şey de teknolojiyi öven ben sanırım bu uygulamada biraz geriden gelmeyi tercih edeceğim.

Gazeteyi bile eline alıp okuması ayrı bir zevk iken gazetemi bilgisayardan okurken aynı şeyi alamıyorum. Kitapta da aynı şey olacaktır. Çağı yakalamak gerekir ama …

Ülkemiz insanları bilindiği üzere okuma konusunda fobileri olan bir millet. Kitap, dergi gibi şeyleri okumaz gazeteyi de belirli kesimler hariç geri kalanları görüşlerine destek olmak amacıyla alır. Böyle bir millete bir de sanal kitap gelir ise iyicene kitap okuma oranları düşer. Daha önce ülkemiz insanlarının okumalarıyla ilgili birçok araştırmaya yer verdim. Bu insanlar okumuyor arkadaş.

Kitap satılır mı bu ülkede? Evet, hem de ne satılır. Reklâm sayesinde kitap ile alakası olmayan insanlara kitap aldırırsınız ama amaç kitabı sattırmak mı yoksa okutmak mı?

Şıklar arasındaki aşk’ ı çıkardığımda birçok kişi bana: ‘’ Bu ne bu kadar küçük kitap mı olur?’’ dediler. Bende onlara araştırmalardan bahsedip ya da başka şeylerden bahsetseydim veya kaba bir dille ‘’ sanki çok okuyorsun da!’’ diyeceğime ‘’ şartlar’’ diye kısa cevap verdim. Uzun uzun anlatsaydım o insanlar beni dinlemeyi bir süre sonra bırakacaktı. Eğer o kitabı kendi gönlümdeki uzunluğundaki gibi yazsaydım yine satılırdı fakat okunmazdı.

Ülkemiz de en çok satan kitap ‘’Şu Çılgın Türkler’’ dir. Halkımız için oldukça kalın bir kitaptır. Çoğu kişinin okuduğuna inanmıyorum. Eğer okusaydı devamından gelen ‘’ Diriliş’’ ve ‘’ Cumhuriyet’’ i de okurdu. Çılgın Türkler’in asıl salt okuru üçlemenin tüm kitaplarını okuyanlardır ve bu sayı kitabı alanların yayında devede kulak kalır. Aynı şekil de ‘’Alacakaranlık’’ ve ‘’ Harry Potter’’ serilerini okuyanlarda da geçerli.Yeni piyasaya çıkan ‘’ Bozkırın Sırrı’’ içinde geçerli. Misal bu kitabı alanların çoğunun kitap ile alakası olmayan insanlar olduğuna inanıyorum. Sırf Kurtlar Vadisi’nde Polat okudu diye alan ne kadar insan vardır?

Bir de bu kitaplara para vermeyiz. Çoğu insan kitaba verilen parayı gereksiz görür. Aslında kitaba verilen para en değerlisidir. Çünkü bilgiye verilen bir paradır o. Bizde bilgiye saygı pek olmadığından orijinalini alacağımıza gider korsanını alırız, marifetmiş gibi. Bir bakıma onlarda da haklı bir bakıma yazar da Nasrettin Hoca fıkrasına döner bu olay.

Nitekim sanal kitabın ülkemizde pek tutacağını sanmıyorum.

14,04,2010

30 Mart 2010 Salı

Kitap maceralarına devam

İlk kitaptan sonra tam gaz ikincisi için de çalışmalara başladım. Aslında bu kitap ilkinden önce bitmişti ama bazı düzlemeler yaparım di ye beklettim. Diğerinin ne acelesi var dı diye bilirsiniz? Biliyorsunuz o kitabın yani ‘’ şıklar arasındaki aşk’’ ın bir amacı vardı. Bu amaca ne kadar ulaştım orası muamma ama yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Çoğu kişi niye bu kadar kısa, niye böyle niye şöle diye bir sürü eleştiriler yöneltti. Haklılar zaten o kitap çok da içime sinmedi. Böyle olmasını ummazdım. O kitap tamamen araştırmalar üzerine yapıldı. İlki ve bence de en önemlisi:

Bir araştırmaya göre, bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Alman 9, Fransız 7 kitap okuyor.Türkiye'de ise yılda sadece 6 kişiye bir kitap düşüyor.
Gelişmiş ülkelerde hatta beğenmediğimiz Asya ülkelerinde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 70 Avro (Euro) iken, Türkiye'de ise bu rakam 10 Euro’nun altındadır. Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de ise bu rakam sadece yılda 8 bin ila 10 bin arasındadır.
Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.
Çeşitli ülkelerde, bir yıl içerisinde basılan kültür kitaplarının sayısı şöyledir:
Amerika 72.000
Almanya 65.000
İngiltere 48.000
Fransa 39.000
Brezilya 13.000
Türkiye 8.000-10.000

Aslında ‘’ şıklar arasındaki aşk macerası ‘’ adlı yazımda da bunu noktalara değinmek isterdim ama o kadar çok ayrıntıya girseydim. Yazım o kadar okunmazdı.
Madem kitaptan başladık. Kitap hakkındaki araştırmalarla devam edelim. Neden ‘’aşk’’ konusunu seçtiğimi o yazımda belirtmiştim. Çoğu kişi olayı gerçek zannetse de tebessümle karşıladım hepsini. Belirli hatları gerçek olsa da hikayenin tamamı gerçek değil :) Bir de o hikayedeki ana karakteri ben zannedenler oldu :)
Aslında o kitap da içime sinmeyen noktalarda var. Daha uzun olsaydı keşke. Daha detaylı anlatsaydım olayı. Daha içeri girseydim ama okuma oranları ortada bu rakamlar ortadayken nasıl olur da uzun uzun kitap yazabilirim. İçime sinmiş olsaydı 100 – 200 sayfa olur du belki de geçerdi ama 55 sayfa oldu. Arkadaş okumuyorsunuz napa bilirim. Yeni yazacağım kitap en azından içime sinecek bu konudan rahatım.
Bir de asıl sevdiğim alanlar. Ben öykücü felan değilim. Feyza Hepçilingirler’ in öykü atölyesine katılmış olmama rağmen ben asıl fıkra yazdım. Fıkrayla geliştim, büyüdüm. Seviyorum arkadaş fıkra yazmayı. En azından daha rahatım. Öykü de belirli kalıplar içerisinde sıkışıp kaldım. Kurallar yumağı. Hoş çoğunu yıkarak yazsam da ve çoğu üstadım gülerek karşılasa da ben öykü adamı değilim, bunu anladım. Belki ilerde roman denerim. Yaş daha kaç.
Bir konuda bu yaş. Neredeyse herkes yaşımdan dolayı önyargıyla yaklaştı. Bence geç bile kaldım. Keşke daha önce başlasaydım, dediğim çok oldu.
Bir çok kişide bu yaş konusundan beni kabul etmedi. Bir çok yayın eviyle irtibattaydım. İyi yazıyorsun, hoş yazıyorsun dediler ama yaşın biraz şey değil mi? Ney?
Neyse ki Oğuzhan Bey ( Oğuzhan Cengiz) bu konuda oldukça hoş görülü. Gençlerine destek veren . Bu ülkenin gençlerine güvenen birisi . Ayrıca Türkiye’nin en genç yazarı sevgili Asena Eren Arıoğlu’ nu yine keşfeden ve kitabı Masmavi’ yi basan da Oğuzhan Bey dir.
Çemberli taş’ da ki Bilgeoğuz Kitapevi’ne uğramanızı tavsiye ederim. Mert Abi’nin o sımsıcak karşılamasını ‘’ Hoş geldin Kardeşim’’ demesini Oğuzhan Bey’in babacanlığını bir tatmanızı tavsiye ederim. Ayrıca Bilgeoğuz ve Fosil’ den oluşan kitaplardan da istediğinizi seçerek bir tane -en az- almanızı da tavsiye ederim. Oradaki en güler yüzlü kitapevi orasıdır. Bunu deneyen birisi olarak söylüyorum. Başlardan yukarıya doğru Timaş, İz, Nesil -aklıma gelenler bunlar- girin daha sonrada Bilgeoğuz’ a girin farkı anlarsınız.

Neyse lafı uzattık yine görüyor musunuz. Ben başka bir konu işleyecektim bu yazıda ne niyetle başladık nereye geldik. Neyse önemli olan niyet değil mi? İnşallah niyetimi de başka bir yazıda yerine getireyim. Kaçmak yok yazmadan. Konu ne miydi? Sürpriz olsun oda. Bu arada sürekli değişen okur kitlemde bazı kişiler sabit olmaya başladı. Okur kitlesi denen o insanlar bende de oluşmaya başladı. Çok hoş bir duygu bu da.
Bu yazı fazla uzamadan kısa keseyim. Sonra sayfalarda uzuyor. Okumuyorsunuz, zaten üç beş tane okuyan insan var şu ülkede onları da kaybetmeyelim.

30.03.2010

Bu anayasanın velisi kim?

Çoğu kişinin hatırladığı bir repliktir ’’bu tavuğun velisi kim?’’ Halk kahramanımız Recep İvedik, Turkcell reklamlarında rol gereği her yerden çıkan o Turkcell tavuğuna sinirlenerek
‘’ bu tavuğun velisi kim?’’ diyordu.

Recep İvedik, Şahan Gökbakar’ ın yarattığı ve halkımızın büyük çoğunluğunu yansıttığı bir karakterdir. Recep İvedik filmlerinin de bu kadar reyting alması bunu gösteriyor. Çünkü halk, kendinden bir şeyler bulunca onu destekliyor.

Turkcell’in reklamlarında her yerden çıkan o tavuk gibi şu zamanlarda da her yerden çıkan bir konumuz var. O da anayasa.

Halkımız televizyonları açıyor anayasa, gazeteleri açıyor anayasa, onu açıyor bunu açıyor her yerden bir anayasa çıkıyor. Halkımızda hayliyle sıkılıyor. Çünkü onlar daha anayasanın ne olduğunu bile bilmezken her yerden anayasa ile yorumlar çıkıyor. Onlarda soruyor ‘’ bu anayasanın velisi kim?’’

Hakikaten de bu anayasanın velisi kim? Halk mı yoksa iktidar mı? 82 anayasası asker anayasası olarak bilinir ondan önceki halk anayasası olarak peki bu anayasa kimin olarak anılır sizce?

Bence üzerinden durulması konu asıl olarak halkımızın bilgisi. Çünkü onlar daha anayasasın ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bir araştırma yapılsın ve sizde tabloyu göreceksiniz. Halkımız bu tür konularda bilgisiz. Ortaya çıkan duruma göre de anayasa taslağının referanduma gönderilme olasılığı var. Yani anayasanın ne olduğunu bilmeyen insanlara anayasayı oylatacağız. Biraz komik bir durum.

Sürekli gündem de olan programların öncelikle anayasanın ne olduğu hakkında halkı bilinçlendirmeleri lazım. Daha sonra hangi madde üzerinde yoğunlaşacaklarsa onun üzerinde bilgi verilmeli ona göre de tartışılmalı.

Daha adam akıllı kitap okumayan, bilgi edinme fobileri olan halkımız bir şekilde bilinçlendirilmeli bu konuda ardından tartışılmalı.

Dikkat edin çoğu tartışma programları belli konuda bilgi sahibi olan insanlara hitap ediyor. Halbuki yanlıştır. Bu programları yapanlar ve katılanlar halkını tanımadıkları ap açık ortadadır. Halkını tanımayan insanlarında o programlarda olması ayrı bir komedidir.

Çoğu entelektüel kesim halkı da kendileri gibi görmektedir ve öle davranmaktadır. Bu da yanlıştır. Halkımız maalesef o beğenmedikleri Recep İvedik dir. Halkımız bu dur. Onları yok sayamayız. Çünkü bizleri biz yapan onlardır. Eğer o kişiler gibi onları yok sayarsak, onlarda bizleri yok sayar ve hiçbir şekilde bir yere varamayız. Halbuki bizim görevimiz onları eğitmek olmalıdır.

30.03.2010